| KAYITLAR | DEFTERE YAZ |
Gönderen:
MUHSİN KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
23 Nisan 2008, Çarşamba 18:50
|

KAMYON VE ÇOCUK
Derler ki, çayırlar daha biçilmemiş. Abbas Beyin gelini Feride doğum sancıları çekiyor. Evde bir telaş bir telaş, herkes bir koşuşturma içerisinde. Çünkü doğacak çocuğun cinsiyeti çok önemli. Abdullah Beyin, en büyük çocuğu olan Doğan, bir yaşında iken kızamıktan ölüyor. Ondan sonra ise Sevim adlı kızı oluyor.
O yıllarda, köyde doğumlar, evlerde ve bu işte uzmanlaşmış bayanların yardımı ile yaptırılırmış. Köyde bu işi yapan dört beş bayan varmış. İşte bunlardan, Posta tarafında yaşayan Füsun ve Cemile Hanımlara haber salınır. Alelacele gelirler. Kısa bir bekleyişten sonra, müjdeli haber köyde dalga dalga yayılır. Abdullah Beyin bir oğlu olmuştur. Her nedense tüm köy sevinçlidir(İhtimaldir ki tarihlerini yazacağından). Takvimler 1956 yılını göstermektedir.
***
Köy, sessizdi. Büyük şehirler gibi gürültü üretmezdi. Eğer köye yaklaşan bir kamyon var ise, sesi çok uzaklardan duyulurdu. Çocuklar hemen kulak kesilir, bir radar gibi kamyonun yerini belirler ve gerekli pozisyonu derhal alırlardı. Köye kamyonun girmesi ile birlikte, mantar gibi dört bir yandan bitiverirlerdi. Kamyon, birkaç dakika içerisinde onlarca çocuk tarafından derhal ablukaya alınırdı.
O devirde bir kamyona yaklaşmak, ona dokunmak, peşinde bıraktığı toza aldırmadan ardından koşmak, bir çocuk için ne erişilmez bir hazdı. Dünyada, bundan daha büyük bir mutluluk var mıydı? Hatta bazı çocuklar kamyondan çıkan egzoz gazını, miski amber gibi içlerine çeker, afyon yutmuş gibi mest olurdular. Bazıları da kamyonun herhangi bir yerine, özellikle tekerine, kedinin sahibinin paçasına sürünmesi gibi sırtları ile sürünür, böylelikle pozitif enerji ile yüklenirlerdi.
***
Köyde, toz ve toprağın en bereketli zamanlarından biride, sanırım eylül ayıdır. Bizim kırmızı samanlığın önünde, Yahya ile toza toprağa aldırmadan, oynuyoruz. Ablam Sevim, oyunu bırak, haydi gidiyoruz dedi. Nereye gidiyoruz? Bu –gitme- fiilinin, ne anlama geldiğinin yorumunu yapamayacak bir yaştayım. Apar topar beni tekneye koyup, bir güzel çimdirdiler. Daha sonra, yeni üst baş giydirdiler. Üstümü kirletmeyeyim diye de dışarı bırakmadılar.
Ben yıkanırken, meğer evin önüne bir kamyon gelmiş. Dedemin odasındaki pencereye çıkıp, camdan, dışarıdaki kamyona, ağzımın suyu akıyor bir halde, bakıyorum. Köyün çocukları kamyonun etrafını sarmış, işin keyfini çıkarıyorlardı. Kimi kamyona dokunuyor, kimi sürünüyordu. Beni içeri tıkmış olduklarından, bu zevkten mahrum kalmıştım. Bu nedenle içim içimi yiyordu.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Benim aklımda gözümde kamyonda olduğundan, şu anda hatırlayamadığım biri, elimden tutup, odadan dışarı çıkardı. Aman yarabbi, kamyon bütün ihtişamıyla karşımdaydı. Ben o anın tadını çıkarıyordum ki, bir baktım, Ablamla beni kucaklayıp, kamyonun kasasında yer alan eşyanın üstüne koydular. Rüyada mıyım ne, ben kamyona binmiştim. Sormayın halimi, ağzım kulaklarımda, zevkten dört köşeyim. Beni tahta oturtsalar, başıma da taç koysalar, bu derece gururlanamazdım.
Kamyonun kasasından, aşağıdaki çocuklara öyle bir bakışım vardı ki, anlatamam. Düşünün, onların yanına yaklaşıp, dokunmak istedikleri bu mübarek nesnenin, ben üstünde duruyorum. Ben kamyona binmişim. Aşağıdaki arkadaşlarımın bana gıpta ile baktıklarından çok emindim.
Bu kibir sevinç karışımı duygular içerisinde yolculuk başlamış, kamyon hareket etmişti. Köyün çocukları, her zaman yaptığımız gibi, toza dumana aldırmadan kamyonun arkasından nefesleri tükeninceye kadar koştular ve bir süre sonra gözden kayboldular.
Evet, bir kralın mı yoksa bir kamyonun mu arkasından koştuklarının anlamı kalmamıştı. Artık ilk çocukluk arkadaşlarımdan kopmuştum. Karakurt’a nasıl vardık, Mescitli’yi ne zaman geçtik, hiç mi hiç hatırlamıyorum. Belki de yolculuğun bu etaplarında uyumuş olabilirim.
Yolculuğun sonuna doğru karanlık çökmüş, akşam karanlığında çam ağaçlarının oluşturduğu ormanın içinden geçerken çok korkmuştum. Benim ve ablamın rengi, korkudan ve soğuktan bembeyaz olmuştu. Meğer gökyüzünde ne de çok yıldız varmış ve nasılda parlıyormuşlar.
Sarıkamış’a yapmış olduğum bu ilk yolculuğun, hatırımda son kalan konusu da, elektrik ve düğmesi. Bir odanın içimdeyim. Duvarda siyah yuvarlak bir şey vardı. Kulağından tutup çevirince oda aydınlanıyordu, yine çevirince karanlık oluyordu. Ağzım açık bir halde, olanları anlamaya çalışıyordum. Galiba medeniyetin icadından olan kamyon ve elektrikle aynı günde tanışmamı ve faydalanmamı, küçük aklım tam olarak henüz algılayamamıştı.
Evet, Adem’in bir elmaya kanması gibi, bende bir kamyona kanıp, çocukluğumun geçtiği köyümden ve de çocukluk arkadaşlarımdan, ayrılmıştım. Altı yaşındaydım ve yeni bir hayat başlamıştı. Artık köyü de, orada bıraktığım arkadaşlarımı da, sonraki yıllarda, ancak yaz tatillerinde görebilecektim.
Büyük çoğunluğunuzun inanıyorum ki benimki gibi bir ayrılış hikayesi vardır. Anlatın bilelim.
Selam ve sevgilerimle.
Muhsin KARAKURT
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
BÜLENT
Yer:
Diğer
Tarih:
23 Nisan 2008, Çarşamba 15:46
|
Selam sevgili karapınarlılar, uzun bir aradan sonra sizlerle olmak mutluluk verici. Yoğun iş temposundan fırsat bulamayınca yazmakta zor oluyor.
Öncelikle Süleyman Dayının vefat ettiğini öğrendim, Allah rahmet eylesin yakınlarına taziye dileklerimi sunuyorum kendilerine Allah sabır versin
Bu arada sevgili Murat dayı tebrikler sınav başarılı geçmiş, azminden ve başarından dolayı tebrik ediyorum . Yeni dönemde başarılarının devamını diliyorum.
Burdan tüm karapınarlılara en içten sevgilerimi gönderiyorum
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
CEMHAN ABDULLAH KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
23 Nisan 2008, Çarşamba 12:02
|
MURAT AMCA,
SİTEDEN ÖĞRENDIGIM KADARIYLA EMNIYET AMIRI OLMUŞSUN. YENİ GÖREVİNİN HAYIRLI OLMASINI DİLER BAŞARININ DAİM OLMASINI CENABI ALLAHTAN NİYAZ EDERİM.
EN DERİN SAYGILARIMLA
CEMHAN ABDULLAH KARAKURT
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
cuneyt
Yer:
Diğer
Tarih:
23 Nisan 2008, Çarşamba 00:08
|
slm
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
SELCUK KARAKURT ALMANYA
Yer:
Diğer
Tarih:
22 Nisan 2008, Salı 23:16
|

Mesaj Sahibi: MUHITTIN KARAKURT
Köyde Oyunlarımız Ve Spor Etkinliklerimiz
Burada sayılamayacak kadar çok oyun ve mevsimsel etkinlikler olmakla beraber yalnızca bazı oyunları bir miktar karikatürize ederek sunmam gerektiğini biliyorum.
Aksi taktirde yazaının fazla uzun olması bıkınlık yaratabilir.
FUTBOL:İlk defa futbol topu ile ilkokul iki veya üçte tanıştık. Taştan iki kale kurup iki takıma ayrıldırdık. Şu anda ismini unuttuğum bir öğretmen topu bize getirmişti. Hayrullah öğretmen ise herzamanki telaşı ile elalem çocuklarına bir şey olmasın diye Hacı Rıza amca nın harman yerinin kenarında durup dikkatlice bakardı. Her zaman Aslan amcanın oğlu Fevzi ile Xalo(Halis amca) , Rıza amcam kenarda durup kahkalarlar atarak bizimle dalga geçiyorlardı. En çok Yahya (Fevzi oğlu) övgü toplardı. Ara sıra taşlara ve tümseklere de topla birlikte tekme atmayı unutmuyordu. Yahyanın enbüyük fanatiği Xalo idi .Lastik ayakkabılar ve top peşinde koşan tam yirmi çocuk ,pas yok oyun yok karşı kaleye doğru vuralımda nereye giderse gitsin diye karambole vuruyorduk !!! Son zamanlarda köy çocukları bu alamda modern futbol oynamaya başladılar.
TOPAÇ:En büyük oyunlarımızda biri de kışın topaç çevirmekti. Garip ama topacı kendimiz ardıç ağacından yapardık. Camla iyice pürüzlerini giderdikten sonra iyice törpüler ve buzda vınlatarak çevirirdik. Buzda bir iple serçe çevirip yarıştırıdık.
ÇELİK ÇOMAK:Başka bir oyun ise çelik çomak oyunuydu. İlkbahar aylarında bu oyunu çok oynardık. Öyleki çubuğu almaya giden bazen çok yorulurdu ve iyi bilmiyorda bütün oyun boyunca koşar dururdu.
TRYNGİ: Ayrıca basmalarının üzerinde şu anda adını türkçe olarak bilmediğim tryıngi denen bir oyun oynardık. Bir metre uzunluğundaki bir sopanın üzerine bir sığır boynuzu koyar ve ebe olarak kalan biri onu korurdu. Öteki arkadaşlar ellerindeki mızrağı andıran uzun sopalarla boynuzun bulunduğu direğe nişan alır ve atardı. Eğer düşürürse sopasını kapmak için hızla dalar ve ebeninin boynuzu yerine koymadan önce hedef hizasına kadar koşarak uzaklaşırdı. Düşüremezse bir sonraki arkadışını beklerdi eğer onlarda isabet ettirmezse mızrakları kurtarmak gerekirdi. Bu durumda iyi koşan bir arkadaşa ihtiyaç olurdu. Bu durumda gözleri en hızlı koşana çevirirdik. Bir koşu dalıp sopayı kaptığı gibi peşinden ebe koşardı ve sahipsiz kalan mızraklarımızı hoplaya zıplaya alır hedefe koşardık. Oyun genelde Mart ayında oynanırdı. Bu oyundan sonra bol kavgalar çıkardı...
KAYAK VE KIZAK: Eskiden tahta kayak ve kızakla çok kayardık. Rahmetli hacı Osman amcanın evinin karşısındaki mezarlık yanı yumuşak ve pürüzsüz bir karla kaplı olurdu. O yamaçtan düşmeden aşağidaki bahçeye kadar ulaşanlara şampiyon denirdi. Mezarlıkta kaydığımız bir gün köyün hocası üzerimize taş yağacak diye bir kaç dini bütünle üzerimize saldırıp bizi bir daha orada kaymamk üzere kovdular. Bazıları öyle güzel kayıyordu ki mezarlık duvarında beş altı metre zıplayarak geçerlerdi. İnanıyorum ki bu güzel spor terk edilmeseydi ve teşvik edilseydi çok ünlü sporcular yetişebilirdi.
DAĞCILIK ve BİR ANI: Kaya tırmanırdık. Mesela fotoğrafta gördüğünüz kalenin her yönünden ipsiz tırmandığımı hatırlıyorum. İbrahimle ben Yoğunhasan’da kayısı bahçesine bakarken orada bulunan bütün tehlikeli kayalardan tırmandığım olmuştur. Bir de dağcılık deninince komando Şevketi unutmamak lazım !!! Bir gün yakacak çalı çırpı toplarken Kızıl’ın kışlasında bir komando denemesi yapmaya kalkışmıştı. Hertarafı pataes gibi soyulmuşken bile benim bir şeyim yok bırakın ben yürüyeceğim demiştir. Eskiler bilirler önce çiftler başlar sonra peşine koyun kuzu gütme, nadas ,ot biçme ve arkasından ot taşıma ve derken harman gelirdi. Harmandan sonra yakacak çalı taşınırdı. Öyleki köyün hudutları içinde ağaç ve çalı kalmamıştı. Ardıç ağaçlarını kesmek için profesyonellerin bire zor tırmandığı kayalara tırmanılırdı.
Bir Eylül sabahı Şevket le birlikte Karakurt kışlasında ardıç kesmeye gittik. Kağızmana doğru epeyce yol aldıktan sonra tam beyaz mağaraların önünde Karakurt kışlasının karşısında arabaları durdurup soğuk Aras nehrini aşarak elimizde balta ve iplerle tırmanmaya başladık. Komando Şevket önde ben arkada tırmanışa geçtik ve beyaz kayaların en yüksek yerine tırmandık. Kayanın tam ortasında asırlık bir ardıç ağacı vardı. Şevket her ne kadar tehlikeli dedi ise de, ipi belime bağlayıp beni yavaş yavaş indirmeye başladı , kendisi de yukarıda ipin ucunu tutuyordu . Bu arada güvenliği sağlamak için etraftaki taşları Aras nehrine doğru yuvarlayıp zevkle seyrediyordu. Tabiki bilmeden üzerime taşların altında yaşayan kuyruklu akrepleri de bireri birer düşürdüğünün farkında değildi. Birden taşa yaslı dizimde amansız bir yanma hissettim. Göz ucu ile baktım yedi boğum kuyruklu bir akrep kot pantolon üzerinden dahi olsa sokmayı başardı. Kendimi aşağı doğru bırakmak istedim. Şevket beni yukarı çekip hiç düşünmeden soktuğu yeri yarım saat emip tükürdü. Sonra ateş yakıp bir od parçasını tam iğnenin yerine bastırdı. Biraz sonra ayağımdaki titreme geçti. Ağacı kesip devirmistik. Ağaçları nehirden karşıdan öküzleri bağlayıp azgın sudan geçirdik. Sonra da yüzmeye başladık! İnanın iki metre suya daldığım halde hala acaba suyun altında akrep varmı ,ya yine sokarsa ? Diye düşünüyordum.......
YÜZME:Başka bir spor dalıda yüzmekti.Kamış gölünü yüzerek karşıya geçmek bir şeref vesilesi idi. Sonra Aras nehrinin kumları üzerinde çıplaklar kampı gibi anadan üryan güneşlenirdik. Mayo falan yoktu bir uzun donumuz vardı onuda gözümüz gibi korurduk. Kamış gölüne o zaman turnalar gelirdi.Öttüklerinde sesleri taa köyden duyulurdu. Ayrica ördekler bol bol gelirdi. Eskiden çok büyüktü heylan ve dipteki katmanların hareketlerinden dolayı çatlaklar oluştu su üç metre geriye doğru çekilmiş durumda.
TEKME: Hayvan ahırlarında kıysıya tekme oynardık. O zaman vahşi bir oyun gibi görünürdu fakat judo ve uzakdoğu sporlarından başka bir şey değildi. Bir ayak üzerinde zıplardık ve burun hariç diğer tüm vuruş şekilleri serbestti.Kendine özgü centilmenlik kuralları vardı.
HALTER: Köyde herkes doğal olarak halterci olarak yetişir. Halter bir yaşama biçimidir.
UZUN VE TEMPOLU YÜRÜYÜŞ: Hızlı yürümek bir yaşam biçimi olarak doğal olarak yaygın olur. Şişman insana pek az rastlanır . Onlarda ya ev hanımı yada tembel tembel oturan kişilerdi.
AT YARIŞLARI VE CİRİT: Daha çok düğünlerde veya belli mevsimlerde yapılırdı. Her evde at beslenirdi ve zaman zaman bahise girilip hakemler huzurunda yarış yapılırdı. Cirit oyunlarını pek çok kere seyrettiğimiz olurdu. Ancak taşıtların zamanla çoğalması bu oyunu ve at yarışlarını yok etmiştir.
ŞAMPİYONLAR: Halter dalında Haci Ömer , tek başına 150-200 kg ağırlığında dibek taşı kaldırmıştır. Hala yerinde denmek isteyenler varsa denemek serbettir. Haci Osman kendim de şahit olduğum bir bahiste 150-200 kg ağırlıktaki taşı on metere ileriye tek başına taşımıştır ! Koşuda ve maratonda Aydın Sinik hiçbirzaman geçilemmiştir. Hızlı yürüşte Hasan amca (Reşit oğlu) herkesi geçerdi. Tek başına sabah Kaynarcaya gidip bir bidon maden suyu doldurup ilkindi zamanı köye dönmüştür.Hiç abartmasız bu uzaklık gidiş dönüş elli kilometre kadar vardır. Bunun yanında dönüşü 15-20 lt lik bidon taşıması da cabası. Dağcılıkta Şevket hoca (her nekadar çok zayiat versede ve onun düştüğü kadar kimse düşmesede) en iyi iz bırakanlardandır. En iyi halk dansları oynama rekoru Reşit oğlu haci Kemal ‘a aittir.
Yukarıdaki kişilerin bugünkü gibi bir sponsoru ve bir antrenörü olsaydı kesinlikle dallarında hiç abartmasız altın madalya alabilirlerdi.
Sizin bildiğiniz fakat benim bilmediğim olağan dışı rekorlar kıranlar varsa yazın onlarıda analım. Ben bunları hatırlayabiliyorum ancak umarım beni bağışlarlar.
Hepinize selamlar ve saygılar
Muhittin Karakurt
|
|
|
Güzel paylasimlari icin MUHITTIN abiye tesekkür ediyorum. Yilarin derinliklerinde akrabalar ve dostlar arasinda yasanmis bu güzelikleri toparlayip bizlere sunmak emeklerin en güzelidir. Bü güzelikleri bize yasatan tüm dostlardan Allah razi olsun.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
ibrahim karakurt
Yer:
Diğer
Tarih:
22 Nisan 2008, Salı 15:50
|
Sevgili kardeşi Murat,Emniyet amirliği sınavını kazanmış olduğunu öğrendim,seni canı gönülden kutlar başarılarının devamını dilerim.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
NERMİN
Yer:
Erzurum
Tarih:
22 Nisan 2008, Salı 11:09
|
SEVGİLİ MURAT ABİCİĞİM EMNİYET AMİRLİĞİ SINAVINI BAŞARIYLA GEÇTİĞİNİ TEBRİK EDİYORUM BAŞKOMİSERLİKTEN EMNİYET AMİRLİĞİNE TERFİNİ KUTLUYORUZ BİZLERE VE TÜM TEŞKİLATIMIZA HAYIRLI UĞURLU OLSUN ALLAHA EMANET OL NERMİN ZÜLKÜF
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
SELCUK KARAKURT ALMANYA
Yer:
Diğer
Tarih:
22 Nisan 2008, Salı 09:50
|
Sevgili kardesim Komser Murat, bir suredir hazirliklarini yaptigin emniyet amirligi sinavlarini basariyla atlatin. Sevgili komserim hayirli ugurlu olsun Allah daha nice basarilar sana ve cocuklarina nasip etsin. Bundan böyle amirim diye biliriz.
Aksamki Hanife sovdada oldukca basariliydin.(hanife ablam ankara da Nesrin ablalarda misafir) Hanife hakikaten bu konuda cok basarili. Hepimizi gülmekten kirdi gecti. Dün aksam bizleri yeniden xeco teyze, Nesrin abla, nevin,ve komserimle bulusturan ve bu ortami sagliyan Yasemin yegenimmede tesekkür ederim.
görüsmelerimizin hep böyle neseli gecmesi dilegiyle...
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
ibrahim karakurt.inegöl
Yer:
Bursa
Tarih:
21 Nisan 2008, Pazartesi 12:03
|
merhaba reşat.kayın pederin inegölde akrabaları varmış.isim vesoyadı yaz.tanışırız.herkese selam
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
nermin
Yer:
Erzurum
Tarih:
21 Nisan 2008, Pazartesi 10:16
|
sena abi çok duygulanmışsın senin için köye gidip patates kızartıp yiyecem sen üzülme abiciğim yada gel birlikte gidelim hepimiz bazen orda yaşadığımız çok şeyin özlemini çekiyoruz seni güldürmek istedim hanife ablaya selam söyle ALLAH YARDIMCIN OLSUN kuzenin NERMİN
|
| Yukarı |
|
| |
|
|