| KAYITLAR | DEFTERE YAZ |
Gönderen:
MUHSIN KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
25 Eylül 2008, Perşembe 19:41
|

ORGANİK GIDA DEPOSU: BİZİM KİLER
Sizinkini bilmem, bizim kiler müthişti, en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Aslında çok sıradan bir köy yapısıydı; evin bütünü düşünüldüğünde, oldukça küçük olduğu dahi söylenebilirdi. Eğreti taşlardan yapılmış duvarları, muntazam olmayan merteklerden oluşan toprak tavanı vardı. Toprak tavanda aydınlatma ve havalandırmaya yarayan bir eğreti bacası, birde giriş çıkışa yarayan sağlam bir kapısı bulunuyordu. Yazın serin olmasına karşın, kışın fazla soğuk olmazdı; bu nedenle, içindeki yiyecekler kolay kolay bozulmazdı.
Kilerin kapısı sürekli kilitli olurdu; o dönemde yiyecek kıt olduğundan, çok iyi muhafaza edilmesi ve israf edilmeden ihtiyaca uygun tüketilmesi gerekiyordu. Erzak bu kadar önemli olunca, kilerin idaresinin de emin bir elde olması kaçınılmaz oluyordu. Tahmin edeceğiniz gibi bu emin el Güllüzar nenemdi; kileri o acar, o kapardı. Kilerin anahtarını çok nadiren bir başkasına verirdi. Kilerin kapısı çam ağacından kesilmiş kalaslardan klasik bir şekilde yapılmıştı. Kapıya monte edilmiş zincir görünümlü düzenek, kasa kapısına monte edilmiş ortası delik bir saplamaya geçirilir; üzerine sağlamdan bir kilit takılarak, kapı kilitlenirdi.
Kilerin esas mobilyası, içine yerleştirilmiş iki ambardı; her ikisi de kapı gibi yaklaşık dört santimlik tahtadan sağlam bir şekilde yapılmıştı. Ambarların köşeleri oymalı ve köşelerinin üst tarafında ağaçtan oyma koçbaşları vardı. Yükseklikleri iki metreye yakındı. Küçük olanı un ambarı olarak kullanılırdı. Sonbaharda, değirmende, kabuğu ile birlikte özel olarak öğütülmüş un, çuvallarla buraya taşınır, dolu un çuvalları üstten ambara dökülerek, ambar doldurulurdu. Un bütün yıl, ambarın önündeki gözenekten ihtiyaç kadar alınırdı. Diğer büyük ambar ise buğday stoku için kullanılırdı.
Kilerin içinde mekân kaplayan ikinci demirbaş, tereyağı sitilleriydi. Üç tane ve her biri yaklaşık beş teneke tereyağı alan kocaman bakır sitiller, kilere girişin sol tarafında ve duvar dibinde sıralanırlardı. Dış yüzeyleri siyah veya bakır renginde olan bu sitillerin içi, kalaylı olurdu. Tüm yaz boyunca inek ve koyun sütünden imal edilen beyaz tereyağı ile doldurulan sitiller, sonbaharda tandır damına taşınarak, içindeki beyaz tereyağı eritilerek, kışın yenilmek üzere meşhur sarı renkli ve kum kum olan tereyağı elde edilirdi.
Tabi tereyağından bahsedilince, kahvaltıda onun tamamlayıcısı baldan bahsetmemek olmaz. Öyle her kes bal yemezdi; dedem, babam ve amcam balın müşterileriydi. Ailenin diğer fertlerine nenem bal vermezdi; onlar, ancak tabak dibi sıyırırlardı. Genellikle bal çerçevesi direğe asılı olurdu, bazen ise beyaz çinko kovada saklanırdı.
Kilerin büyük sayılacak üçüncü demirbaşı, bir turşu fıçısıydı. Tahtadan yapılmış fıçının yüksekliği bir metrenin üstündeydi. Ağustos sonlarında bostanlardan temin edilen ve hiç de küçük sayılmayacak salatalar, bu fıçıya düzülür ve ilave edilen doğal otlarla birlikte ekşimeye bırakılırdı. Evin sakinleri salatalıkların ekşimesini sabırsızlıkla bekler; turşu kıvamını almış salataları, sofra ve sofra dışındaki mekânlarda, afiyetle yerdik.
Killerin en dikkat çeken diğer bir gereci ise yassı bir taşın üzerinde duran nemli deriydi. Tuluğ şeklinde oluşturulmuş bu derinin yüzeyinde bulunan tüm kıl (yün) özel olarak alınmıştı. İçinde, kahvaltılık yağlı beyaz peynir ve çökelek (lor) karışımı olurdu; içindeki peyniri çok iyi muhafaza eder ve peynirin tadını leziz bir hale getirirdi.
Bu peynir tulumunun hemen karşısında, köyde yetişen buğdaydan yapılmış bulgurun muhafaza edildiği bulgur çuvalı, duvar dibinde dikey olarak yer alırdı. Lazım oldukça tas tas alınırdı. Bu çuvalın yanında ise yine köyün buğdayından elde edilmiş den torbası bulunurdu. Mercimek ve kuru fasulye torbaları ile kesme şeker çuvalı her zaman bu bölgede yerlerini alırlardı.
Çeçil peynir ile lor karışımı kışlık peynir, tuluğun kokusundan dolayı kilerin dışında, genellikle büyük havluda tandır külünden oluşturulmuş özel bölgede muhafaza edilirdi.
Kilerin olmazsa olmazlarından biride patatesti. Çuvallarla üst üste konur, tüm kış yenirdi. Tabi hemen yanı başında yer alan kuru soğan ile birlikte. Duvarda ise ekşi peksimet, kurutulmuş yeşil fasulye ve sarımsak ayrı ayrı torbalarda asılı dururdu.
Duvarlarda ve direklerde, muhtelif çap ve işleve sahip elekler asılıydı. Kimisi buğday elemeye, kimisi un elemeye ve kimisi bulgur elemeye yarıyordu. Diğer yandan, diplerde, köşelerde, ambar altlarında, evde kullanılan diğer bazı araç ve gereçler de konurdu.
O yıllarda yiyecek kıt olduğundan, bazen insanlar ihtiyaçlarını doğal olmayan yollardan karşılarlardı. Örneğin: Bir kış kilerin bacasından ip sarkıtılarak kilere girip, yağ ve un çalmışlardı ve tabi hızlı hafiyelerin çalışmaları sonucu yakalanmışlardı. Zaman zaman evde çalışan diğer aile fertleri, fırsata düşürdüklerinde, undan, yağdan aldıkları olurdu, tabi azalan unu yağı nenem hemen fark eder ve buna bağlı olarak da evde kıyameti koparırdı. Bir de benim gibi masum hırsızlar vardı. Kileri müsait bulduğumuz anda, buğday ambarından bir miktar buğdayı araklar ve dükkândan bir şeyler alırdık.
Zengin (!) mutfağımızda yapılan yemekler, bu çok çeşit (!) erzaktan yapılıyordu. Bütün kış bunlardan yapılan aynı yemekleri bıkmadan ve usanmadan biteviye yerdik. Ama çeşitleri azda olsa galiba hepsi çok doğaldı, bu nedenle sağlıklı gıdalardı. Ben özlemlerini çekiyorum. Hele hele kokmuş ve göğermiş tuluğ peyniri, zaman zaman rüyalarıma giriyor. Sizi bilmem ama ben, buldukça yiyorum; özellikle ramazanda, iftarı yaptıktan sonra, pideyle bir iki dümüç yapıp, onca yemeğin üzerine afiyetle götürüyorum.
Selam ve sevgilerimle.
Muhsin KARAKURT
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
METEHAN KARAKURT
Yer:
Erzurum
Tarih:
25 Eylül 2008, Perşembe 19:39
|

ÖMRÜN İLKBAHARINDA GELEN GÖÇ
1993.
Aralık
Kış
Göç ömrün ilk baharında gelen göc. sessiz ve derinden vakit görünmüyor yer yurt görünmüyor. ya da görünüyorlar ,birlikte karmakarışik hem buralar hem oralar hem simdi hem dün hem yakın hem uzak .zıtlılarla dolu bir göç...
zamansız bir göç hilesiz,sakin,kırılgan,çirkinliklerden,düsmanlıklardan,kıskançlıklardan,fetbazlıktan uzak. hüzünlü ve güzel bir göç yani zıtlıklarla dolu bir ayrılış bir terkediş.ama erken hemde çok erken hemde ömrün ilkbaharında yapılan bir göç
yurdal dayım bir rüyada göçüyor tek başına bir yere gitmiyor fakat karmakarısık hayaller ,yerler,zamanlar üzerine geliyor tüm bunların arasında o göçüyor.geçmiş ve gelecek birbirine karişmış ova,dag,yayla,vadi,orman birbirine karismıs deniz ve gök birbirine kavuşmuş insan ,hayvan celep celep mahlukat renk degiştiriyor ancak korku yok sıcak ve soguk yok heyecen yok duygulara hiç yer yok sesi çıkmıyor,nefesi kesilmiyor ,bagırmıyor,gülmüyor sadece gidiyor
sesler ulaşmıyor ona, o gidiyor zamanın içinde kayarak göçüyor .
Anne,baba,bacı,kardeş olmadan çok sevdigi oglu muhammedi mamo'su olmadan tek başina yapan bir el olan samsunda göçüyor bilmedigin bu topraktamı ölecektin dayı..? biçare bu nyapan eldemi gözlerini kapayacaktın..?
şehir bir salıncak gibi bir yaklaşıyor bir uzaklaşıyor.şehir yerinde sallanıyor bazen büyüyüp, bazende küçülüyor yüksek binalar bazen çogalıyor bazen azalıyor şehri tanımak istiyor ama olmuyor ...
yurdal dayım düş ustası yeniden rengarenk bir düşte göçüyor göçü aynı zamanda bir düşte ancak eski düşlere benzemiyor. bu düşler ne güzel ne kötü nede korku verici tasviri olmayan düşler bunlar son göçün düşleri...
mir halis beyin en büyük oglu daye*sinin kınalı kuzusu mamosunun babası şimdi göçüyor ama daha ne yaşanacak günler vardı.neden böyle erken bizi bırakıp gidiyorsun..? sorular hep cavapsız kalıyor. ölüm haberi bir kor gibi eve ulaşıyor.simdi karapınar yasta bütün sarıkamış yasta, sevdikleri yasta ölüm bu ne zaman gelecegi belli olmuyor işte yine cat kapı geldi. ama bu erken bir gelişti kimse bunu beklemiyordu ...
yuvarlak bir çehre siyah kömür karası gözler. saçlar her zamanki gibi kısa ve taranmış geniş alın ve düzgün bir burun. ve yüzünde eksilmeyen tepesümüyle göçüyor.
sonsuzluga göçüyor ...
''Yurdal dayımı rahmetle anıyorum''
Metehan Karakurt
Erzurum
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Web yayin ekibi
Yer:
Diğer
Tarih:
25 Eylül 2008, Perşembe 10:16
|
Bayram yaklaşıyor!!!
Ramazan Bayramı Arefesi 29 Eylül Pazartesi
Ramazan Bayramı 1. Gün 30 Eylül Salı
Ramazan Bayramı 2. Gün 1 Ekim Çarşamba
Ramazan Bayramı 3. Gün 2 Ekim Perşembe
Bir Ramazan ayının daha sonuna doğru yaklaşıyoruz. Bir Ramazan Bayramı daha geldi çattı. 26.Eylül.2008 Cuma akşamı Kadir Gecesi. 30.Eylül.2008 Salı günü islam aleminin iki büyük bayramından biri olan Ramazan Bayramı başlıyor. Arife gününün yarım iş günü ve 3 Ekim 2008 Cuma günü tatile dahil edilerek bayram süresi boyunca 9 günlük tatil yapılacak.
Türkiye den 9 günlük uzun bir tatille bayrama girilirken, Yurt disinda bayrama özel bir tatil olmadigindan, Gurbetcilerimiz yine kendi usulerince kendi aralarinda memleket havasiyla bayramlarini kutlamaya calisacaklardir.
Tüm site dostlarimiza, köylülerimize vede köylülerimizin tüm dostlarina simdiden iyi bir tatil ve güzel bir bayram gecirmelerini diliyoruz.
Herkese İyi Bayramlar!
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
MURAT KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
25 Eylül 2008, Perşembe 10:14
|

FARK ETMELI INSAN
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı k apalı olduğunu,ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
Hayvanl arın yolda , kaldırımda , çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli oldu ğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi,köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark e tmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan.....
Ömür dediğin üç gündür,dün geldi geçti yarın meçhuldür...
O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür....
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
SELCUK KARAKURT ALMANYA
Yer:
Diğer
Tarih:
24 Eylül 2008, Çarşamba 18:39
|
Sevgili Muhsin abimiz hepimizin zevkle okuyacagi ve hepimizin ortak anilarini yeniden bizlere yasatigi cok güzel bir yazi yazmistir.
Muhsin abi, bu ramazanda topli bir iftar yemegi vermis gibi oldunuz. Bana gelen mesajlar ve kendileriyle görüstügüm dostlarimizin senin yazilarindan zevk aldiklarin ve senden en az haftada iki yazi görmak istadiklarini anliyorum.
Bayramdan sonra senin daha farkli formda olacagini simdiden tahmin ede biliyorum. Sana ve tüm okurlarina selam ve sevgiler
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Süleyman karakurt
Yer:
Erzurum
Tarih:
24 Eylül 2008, Çarşamba 13:48
|

neyseki döndüm hikayenin devamı
Efendin;devir osmanlının son dönemidir.Yöremizde beyzade çok paşa da.
Bu gün her fırsatda falanca beyin torunum diyerek etrefta çaka satan dostlarımızın dedesi yanına eşinide alarak şehre uzak bir köye gitmektedir.Yaylı,çift atlı kupa araba,tozlu yolları açıp ıssız bir derenin kıyısında ilerlerken korulan başa geliyor.
Namı bütün diyarı tutan eşkiye ve adamaları arabasını durduruyorlar.
Bey,çok korkuyor.Üzerinde yüklüce para ve yanında ayal i var.Namlı eşkiyanında şakası yok
Kupa'nın deri kaplı ceviz kapısı açılıyor.Eşkiya başı son derece kendisinden emindir.Önce mavzerin soğuk namlusu görünüyor;ardından da sert bakışlı bir çift tarıyor arabanın içini.
Bey,suskun ve çaresizdir.Buyurun diyor.Ne istiyorsunuz bizden;yanına ailem var.Bu cevap üzerine eşkiya başı kişileri aşağı indirmek yerine"efendi,üzerine ne kadar para varsa şu torbanım içine bırak"deyip torbayı uzatıyor.
Bey canından korkuğu kadar parayıda çok seviyor.Tedbiri daha eşkiyaları görür görmez almıştır. Kuşağındaki bütün altıları ve altın kösteki saatini karsına veriyor.Bunlar entarinin altında sakla;eğer eşkiya filanca kişiyse o kandınlara ve coçuklara ilişmez diyor. Evet tamda dediyi gibi olur.Eşkiya kadına zaten dokunmadığı gibi,beyi bile rencide etmiyor.Çünkü yanında eşi bulunmaktadır.
Bey torbanın içerisine bir iki tana meciddiye atıyor. Hepsi bu kadar; üzerimizde başka bir şey yok deyince;yılların tecrübesine sahip eşki başı gülüyor:
Yapma bayim, biz haber aldık falanca köyden araza almaya gidiyorsun.Üzerindeki bu bir iki meciddiyemi ile mi arazi alacaktın?diye sorunca o anlı şanlı bey canından korkuyor da olsa,çil çil altınların sesine yenik düşüyor.
Evet hepsi bu başka param yoktur.Bakmayın siz bazı kötü örneklere;o dönemlerde eşkiyalığında bir ilkesi ve olmazları var.Bir erkeğin yanında kadın veya çocuk varsa, o erkek yalanda söylüyor olsa ilişilmez.Beyimiz bu kuralı bidiği için ,yalan beyenda ısraracı oluyor.Tamam diyor eşkiya başı,mademki hepsi bu diyorsun; o zaman buyurun yolunuza devam edin o ana kadar olup bitenleri büyük bir sessizlik içinde izleyen hanım; tamda araba hareket ederken eşkiya başın sesleniyor.
Gel buraya,aç bakayım torbanı.Beyim altınları saklamam için bana vermişti.Madem sen yiğit ve saygılı insansın ben sana bu altınları veriyorum;hepsi al.Beyimzin rengi kireç gibidir,kalbi gögös kafesini yarıp çıkacakmış gibi çarpıyor.Bir karına birde atın üzerinde kendisine uzatılan onlarca altını süzen eşkiya başına bakıyor.
Ne söylediği yalanı,nede belkide gidecek olan canını düşünecek halde değil kim bilir vaktiyle hangi ermenide araklanmış olan çil çil altınlardır daha önemli olan eşkiya başı kadını uzattığı altınlara bakmıyor bile. Fakat anlı sanlı beye bir çift söz edeiyor Beyim sen otur kalk yanındaki bu paşa ablaya dua et aslında söylediyin yalanını bedelini canınla ödemen gerekirdi.Fakat paşa ablanın bu cesareti ve sende olmayan dürüstlüğün elimizi kolumuz bağlamıştır.haydi varın gidin.
Bu hikayede geçen dede ve nine benim dedem ve ninem olsaydı,hiç teretüd etmeden ben nimenin kahramanlığıyla övünürdüm.Falanca beyin torunum demektense öylesine utanırdımki sorsalar lafı değiştirirdim.
İlla da asil olmak gerekliise siz bu hikayedeki hangi karekteri kendinize daha yakın bulurdunuz .
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
MUHSIN KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
24 Eylül 2008, Çarşamba 12:17
|

GECE YARISI AHIRA YOLCULUK
Temmuz ayının başıydı, bütün gün yağmur yağmıştı; hatta Güllüzar nenem, yağmur dursun diye, tandır demirine tuz serpip, tuzlu demiri kapının önünde yağan yağmurun altına atmıştı. Meğer beyhude bir gayret imiş nenemin ki, ne yağmur durdu ne de gök gürültüsü. Dışarıda her taraf çamur olmuş, içeride ise evin muhtelif yerlerinde damlama başlamıştı. Ev, rüzgârda fısıldaşan ihtiyar iğde ağaçlarının önünde son derece geniş bir arazi üzerinde kurulmuştu. İğdeler, yağmurla birlikte rüzgâr esmeye başladığında, başları eğilirdi, ama rüzgâra karşı hışırdayarak yine de karşı koyarlardı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, yağmur durmuştu, ancak hava buz kesmişti, çene titretecek kadar da soğumuştu. Ay olmadığından ortalık zifiri bir karanlıkla adeta örtülmüştü. Güllüzar Nenem istisnalar hariç, genellikle gece yarısı kalkar ahıra gider, hayvanlara bakardı. O gece farklı bir şey oldu. Yağmurun tüm gün oluşturduğu olumsuzluk, geceye de yansımıştı. Sıcak yatağımda uyurken nenemin sesini duydum.
- Muhsin, kurban olayım, benim hiç halim yok, git şu hayvanlara bir bak.
Ben daha önce gece yarısı hayvanlara bakmaya hiç gitmemiştim; nasıl gidilir, ne yapılır, bu hususta deneyimim yoktu. Zaten gitmeye de niyetim yoktu. Nenemi duymazlıktan geldim. Ancak nenem sitemli bir şekilde isteğini tekrarlayınca, hatıra binaen mecburen sıcak yatağımı terk ettim. Aman yarabbi nasıl bir soğuk vardı, adeta donuyordum. Dışarıdaki köpekler, insanın kanını donduracak bir şekilde, bu soğuk havada uluyor gibi havlıyorlardı.
Kazağı sırtıma pantolonu bacağıma geçirip, Güllüzar nenemin odasından çıktım. Odanın önündeki küçük girişe (havlu) adım atmamla birlikte, yüreğime korku doldu. Çevrenin yıllarca anlattıkları ile beslenen ve hayal gücümün ilaveleri ile zirve yapmış olan hayalet korkum, nasıl olduysa bir anda debreşti. Dikkat kesilmiş bir halde, köşede duran idare lambasına doğru yöneldim. Zifiri karanlıkta korkudan nefes almıyor, elim titriyor, lambayı bir türlü yakamıyordum. Bir yandan da korktuğumu neneme belli etmek istemiyordum. Uzun bir uğraştan sonra nihayet lambayı yaktım. Bütün bu kısa sürede, korkudan üşümem geçmiş, hatta vücudumun ısısı artmıştı.
İdare lambası ile küçük girişi epey inceleyip, bir şeylerin olmadığına kanaat getirdikten sonra, asıl büyük girişe (büyük havluya) doğru yöneldim. Kapısını yavaşça açtım, açar açmam soğuk bir hava tüm vücudumu yaladı geçti; içim titredi. Hava akımı lambanın alevini titrettiğinden, havludaki tüm gölgeler oynamaya başlamıştı; aynı anda benim de yüreğim. Soluk almam sıklaştı. Havlunun içi adeta hayaletlerin yaşamı için ideal bir görünüm sergiliyordu. İçinde her gün gördüğüm taşıyıcı direkler, tavan mertekleri, tezek yığınları, peynir derileri, dolu ve boş çuvallar her biri bir hortlak kılığına girmişlerdi. Yukarıda iki devasa yarasa sanki üstüme doğru kanat çırpıyordu. Karşıda kocaman bir goril oturmuş bana bakıyordu. Nereye baksam karşımda oynayan garip gölgeler; dehşet görüntüler. Geri dönmek istiyordum, dönemiyordum, gittikçe korkunun batağına saplanıyordum. Bir ara esinti kesildi gibi oldu, ona bağlı olarak gölge oyunları da. Meğer bilinçaltım, yukarıda asılı iki postu yarasa gibi, karşımda duran dolu çuvalı da goril gibi algılamıştı.
Biraz kendimi toparlayıp, havlunun içinden sağıma soluma bakarak yürümeye başladım. Havlu hem uzun hem de tavanının karanlığı içerisinde korkunç şekiller barındırıyordu. Ben bu havluyu her gün onlarca kez kullanırdım; ama böyle bir özelliğinin olduğunu her nedense fark edememiştim. Bu duyguların oluşturduğu korku ile havlunun diğer tarafında yer alan küçük ahırın kapısına vardım.
Tam ahırın kapısını açmıştım ki, uğultuya benzer garip bir ses duydum. Bu uğultuya ilaveten çok değişik bir tıp tıp sesi daha geliyordu. Korku beni yeniden ablukaya almıştı; korkunun kölesi olmuştum. Bunlar olurken ahır kapısının açılması ile ahırdan gelen sıcağın ve havludan giden soğuğun oluşturduğu hava akımı, elimdeki idare lambasını söndürdü. Benim için zaman durdu, dünyanın sonu geldi; artık hiçbir şey düşünemiyordum. Her an bir hortlak boynuma sarılabilirdi veya şeytani bir mahlûk beni ısırabilirdi, bu düşünce beni öldürüyordu; kendimi nasıl müdafaa edecektim. Bağırmak istiyordum, bağıramıyordum. Var olan korkuma birde telaş eklenmişti. O an nefes almıyordum, boğazımdan bazı hırıltılar geliyordu. Bu ruh halindeyken bilinç dışı cebimdeki muhtar çakmağını çıkarmışım. Yakmaya çalıştım, ama nafile, telaş ve korkudan birbirine dolaşmış ellerim çakmağı yakmayı beceremiyordu. Uzun bir uğraşıdan sonra, idare lambasını yakabildim. Korkudan fal taşı gibi açılmış gözlerle etrafa baktım. Üzerime saldıran herhangi bir mahlûk yoktu. Biraz rahatladım. Geri mi döneyim devam mı edeyim diye düşünürken, gözüm yerdeki tenekeye ve üzerine damdan düşen damlalara takıldı. Meğer o acayip tık tık sesi oradan geliyormuş.
Küçük ahırın kapısından usulca içeri girdim, ineklerin gözleri bana bakıyordu; ürkütücü bir durum arz ediyorlardı. O an her biri bana bir canavar gibi gelmişlerdi. Çekine çekine bu bağlı canavarların arasından ilerlemeyi sürdürdüm. Adeta bıçak sırtında yürüyordum. İneklerin genel durumu normaldi. Ancak dikkatsizliğimden olsa ayağım yerdeki kaygan taşın üzerinde kaydı, sendeledim, neyse ki bir sakatlık olmadan toparlandım. Çok tedirgin olduğumdan, olağan olmayan her hareket beni olumsuz etkiliyordu. İçim titriyordu, aksi bir şey olacağından.
Şiddetli rüzgârın ahır bacasında yarattığı uğultulu melodiden, biraz önce duyduğum sesin buradan kaynaklandığını anladım. Büyük ahırın kapısına vardığımda geri dönüp, gündüzleri daha önce yüzlerce kez geçtiğim ahıra, idare lambasının titrek ışığında bir kez daha baktım, son etaba başlamadan, galiba arkayı sağlama almayı düşünmüş olmalıyım. İnsanı dehşete düşürecek kadar gizemli bir görüntüsü vardı, daha önce nasıl olmuştu da bunu fark edememiştim.
Büyük ahırın kapısını açıp içeri girdiğimde, her şeyi normal görünce, inanır mısınız şaşırdım. Ben asıl burada, hayaletleri, ruhları, cadıları, canavarları bekliyordum. Şeytani bir mahlukun pençeleri ile beni her an parçalayacakmış gibi aklıma korkunç düşünceler geliyor, telaffuz edilmesi mümkün olmayan korkular yüreğimi kaplıyordu. Elimdeki idare lambasını titrek ışığı dahi burada daha güzel akisler yaratıyordu. Hele gündüz birlikte olduğum, çok iyi tanıdığım mandaları, öküzleri görünce, yaban elde bir tanıdık görmüş gibi daha da rahatladım. Sessizliğin tadını çıkardığım bu anda, kocaman ahırın üst tarafında, hırlama öksürme arası bir ses beni yine çılgına cevirdi. Korku bir kez beni ele geçirmişti. Oysa olan, sevmediğim bir öküzün boğazını rahatlatmak içim öksürmesiydi. Niye bu kadar korktuğuma sinirlendim, ama yinede tedirgindim. Sanki direğin arkasından veya yerde yatan öküzün arkasından, şeytani bir mahlûkun çıkıp bana saldıracağını hep kurguluyordum. Öyle bir hale gelmiştim ki, hayal gücümün yarattıklarının gerçek olduğunu düşünüyordum.
Ahırda her şey normaldi, ama benim yinede burayı bir an önce terk etmem gerekiyordu. Her geçen saniyede, yüreğimdeki korku artıyor, artıyordu. Hemen nenemin yanına dönmek için yürümeye başladım. Yürümüyor koşuyordum; sanki bilinç altında oluşturduğum tüm yaratıklar da arkamdan koşuyorlardı; beni yakalayıp parçalayacaklar gibi bir his içindeydim.Bir nefeste, küçük ahırı, büyük havluyu geçip küçük havluya vardım. İdare lambasını yerine koyup, odaya geçtim. Nenem beni bekliyormuş.
- Bir şey var mı?
-Hayır.
Konuşmaya mecalim yoktu, bu kısa cevaptan sonra, soyunmamla yatağa girmem bir oldu. Gidiş ve gelişte herhangi bir mahlûk görmemiştim, ama sabaha kadar onlarla uğraştım durdum. Beynime, körü körüne ve serbestçe girmesine izin verdiğim bu kötü düşünceler maalesef beni uyutmamıştı. Sabahleyin uykusuzluktan ben mahlûk olmuştum.
Selam ve sevgilerimle.
Muhsin KARAKURT
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Süleyman karakurt
Yer:
Erzurum
Tarih:
24 Eylül 2008, Çarşamba 11:20
|

Kim daha asil......
Diyelim ki,adam hayatının bir döneminde sonra bir şekilde para sahibi oldu.Fakat salt para,bir müddet sonra artık tatmin etmez oluyor.İlla da parlak bir soy gerekmektedir. Bu sebeple ,kimisi aile büyükleri arasına en afilisinden bir''paşa'',kimisi de mutlaka han hamam sahibi bir ''bey''monte ediyor!
''Zade lerin çoğalması biraz da bu arayışın trajik neticesidir.
Başınızı nereye çevirirseniz çevirin,karşınıza illa ki bir beyzade veya paşa mahdumu çıkar.
Peki bu zadelerin geçmişi gerçekten anlatıkları kadar anlı -şanlı mıdır?
İşte bu soru toplumun yumuşak karnıdır.
Bügün ballandıra ballandıra dedelerinin kahramanlık hikayelerini anlatan bazı aileler ,aslında mezarlıktan geçerken korkudan ıslık çalan adama benzerler...
Yöremizde hem bu ''sahte kahraman''larla,hemde onların yalan hikayeleriyle doludur.Sırası geldiğinde başkalarını da anlatacagım...
Bügünlük bu ''sahte kahraman''lardan birisinin hikayesini anlatmakla yetineceğim.
Ne isimlerin önemi var;ne de hikayede gecen beyin kimin dedesi olduğunu...
Madem ki, hikaye dinlemeyi hayli seven bir toplumuz;o halde bir hikaye de biz anlatalım istedik.
Gerçi bu hikayede hem korkak ve cimri bir adam,hem de mert ve cesur bir kadın karekteri var.Her ne kadar millet olarak ,erkek egmen kahramanlıklarla itibar ediyor olsak da, bazen de kadınların daha yürekli olabileceği kabullenmek zorundayız. Devamı yarına bırakmak zorunda kaldım ,merak etmeyin
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
MUHITTIN KARAKURT
Yer:
İstanbul
Tarih:
23 Eylül 2008, Salı 12:06
|
Muhsin in bütün yazıları çok yüksek sosyolojik ve kültürel değere sahiptir. En ince bir noktasını kaçırmadan dürüstçe yazma üslübü ile adeta derslik yazıyor. Bütün bunları yazmak için aynı ölçüde entellektüel zeka ve gözlemci olmak gerekir. Bu yüzden başta Muhsin olmak üzere bu güzel yazıları bize kadar yetiştiren web yayın ekibine ve katkı yapan herkese minnetarım ve teşşekür borcum vardır. Başka kim bu kadar güzel yazabilir? Tabii ki Muhsin !
Sevgiler ve saygılarımla
[QUOTE=SELCUK KARAKURT ALMANYA]MESAJ SAHIBI : MUHSIN KARAKURT
OTLAYAN ÇOCUKLAR
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
SELCUK KARAKURT ALMANYA
Yer:
Diğer
Tarih:
23 Eylül 2008, Salı 09:38
|

MESAJ SAHIBI : MUHSIN KARAKURT
OTLAYAN ÇOCUKLAR
Bugün yine biraz çocukluğuma yani Karapınar’a gideceğim. Muhtemelen 1965 yılı veya öncesi veyahut sonrası olabilir. Zaten köy yaşamında, zamanın bir anlamı olmadığı gibi insanın, hele hele bir çocuğun hayatının da fazlaca bir önemi yoktu. O yıllarda fakirlik diz boyu idi, her ne hikmet ise şimdiki yoksulluğa pek benzemiyordu. İnanın, insanların büyük çoğunluğu sadece, ama sadece karınlarını duyuracak taştan yumuşak bir şeyler bulup bunları yemek peşinde idiler. Bu nedenle, anlattığım dönemde karnını doyuran adem oğullarına, ağa, paşa denirdi. O yıllarda, beslenme, sağlıklı beslenme terimleri literatüre henüz girmemişti. Zaten, bu terimleri konuşmasında kullananlara, kesinlikle deli muamelesi yapılırdı.
Büyükleri bir tarafa bırakalım, peki çocuklar bu ortamda ne yer ne içerlerdi? Şunu peşinen belirteyim o yıllarda masa diye bir araç pek bilinmediği gibi, çocukların ağırlıklı çoğunluğu bilinen yer sofrasında dahi yemek yemezdi. Yiyeceği her ne ise onu ayakta ve ev dışında yerdi. Zaten büyük çoğunluğunun günlük beslenmesi sadece kuru ekmekti. İnanmayacaksınız ama bazıları bunu dahi bulamazdı. Eğer ailenin durumu biraz iyi ise bu ekmeğin yanına biraz imansız peynir verilir. Aile orta halli ise, genellikle lavaş veya top ekmeğin üstüne yoğurt sürülür ve bu yoğurt bulaştırılmış ekmek çocuğun eline tutuşturulur. Bugünkü çocukların pek anlam veremeyeceği bu yoğurt bulaştırılmış ekmek, bir lüks ifadesi idi.
Şimdi diyeceksiniz hiç mi yemek yiyen çocuk yoktu. Tabi ki vardı. Onlar süper beslenenler kategorisine girerlerdi. Bunlar, bulgur pilavı, ayran aşı, patates yahnisi, çılbır, haşil, yağlı ekmek, haside, mırtoğa, helva ve benzeri yemeklerden oluşan zengin bir menüye sahiptiler.
Çocuklar, meyveyi sevmediklerinden(!), meyve köye ara sıra uğrar, milli ekonomiye zarar olmasın diye büyükler, gelen meyve bozulmadan özenerek soyar ve yerlerdi. Yine çevre kirlenmesin diye çocuklar, çöp imha merkezi gibi görev yapar ve yere düşmüş meyve kabuklarını, kirli temiz demeden mideye gönderir, böylelikle köyün temiz kalmasını sağlarlardı.
Birde çocuklar öyle süper market, hiper marketlerde alışveriş yapmazlardı. O zamanın ultra satış merkezi Hacı Dedelerinin dükkânından bütün ihtiyaçlarını giderirlerdi. Alış verişte nakit, kredi kartı kullanılmaz, yün, arpa, buğday verilip karşılığında başta kırık leblebi olmak üzere, üzüm, keçi boynuzu, şeker takas edilirdi. Hacı dedelerinin elleri hassas terazi idi, çocukların getirdiklerini eli ve gözü ile tartar ve yine karşılığını eli ile ayarlardı. Bu ölçme tartma hususu o kadar hassas idi ki, o dönemde itiraz eden vaki değildi.
İstisnalar hariç, aile için öncelikler sıralamasında çocuğun yeri genellikle en sondur. Çocuktan daha kıymetli kimleri sayabiliriz; öküzler, mandalar, inekler, koyunlar, kuzular v.b. Anlıyorum, bu derece geri plana itilmiş çocuklar, hayatlarını nasıl sürdürürlerdi, nasıl gelişip büyürlerdi, diye düşünüyorsunuz. İşin püf noktası da burada yatıyor.
Eskiden köydeki her çocuk, yaşı ve gücü oranında üreticiydi ve çalışma alanı çok genişti. Su taşırdı, hayvan sulardı, bir yerleri temizlerdi, kuzu otlatırdı, öküz otlatırdı, harmanda çalışırdı, tarlada çalışırdı, çayırda çalışırdı, çalışırdı…, çalışırdı…, vesselam hiç durmadan çalışırdı.
Çocuğun aklı biraz kesmeye başladığında kendisine kuzu otlama sorumluluğu verilirdi. Sabah çocuğun torbasına bir ekmek önüne kuzuyu koyar, yola düşürürlerdi. Çocuk, kuzuları iyi otlayıp karınlarını doyuracağı yerlere götürürdü. Kuzular otlarken kendisi de yavaş otlamaya başlardı çünkü yemek için verilmiş ekmek hem yetersiz hem de besleyici değildir. Her bölgenin mevsimine göre belirli yiyecek bitki türleri vardı. Neler mi; kuzu kulağı, gelin tırnağı, haşhaş, diken, kalkan, yemlik, kuş ekmeği, çeşitli kökler… Bütün gün Avustralyalı Aborjin yerlileri gibi bitkinin yaprağını, gövdesini, kökünü, tohumunu, çiçeğini arar, bulduğunu koparır veya çıkarır, şöyle üstüne siler veya eline birkaç kez vurarak temizler, ardından yavaş yavaş yerdi.
Bütün gün güneşin alnında gezinen çocuk, elbette susardı. Yanında su kabı gibi gereksiz edevat olmadığından ve de su kaynağı da olmadığından, kayaların küçük oyuklarında birikmiş suları arar usturubu ile içerdi. Eğer kaya oyuklarında su kalmamış ise köye dönünceye kadar durumu idare etmesi gerekirdi.
Gün uzun, maksat zaman geçsin. Kayalara oturmuş iken eline kına yapması kaçınılmazdır. Küçük bir taş ve biraz tükürük ile kayanın üstünde yer alan kaya yosunlarını biraz karıştırdı mı kına hazırdır. Eline şekiller vererek, özene bezene kınasını yapar. Ardından otun güzel olduğu yerde eliyle en iyi otları koparır ve en gözde kuzusuna verir.
Biraz daha büyüyen çocuk, kuzuları, danaları küçüklere bırakarak, büyük hayvanları otlatmaya başlar. Bunun anlamı daha uzak mesafelere gitme olanağı yakalaması. Büyük hayvanın otlatılması pek zor değildir. Otlayacağı alana götürdükten sonra, çocuk, hayvanı kendi haline bırakır ve hayvanda, çocuğun bulunduğu alanda yavaş yavaş otlar. Çocuğun zamanı çoktur ve bunu en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir. Üstelik beslenme sepetine artık birde meyve ağaçları ve bostanlar katılmıştır.
Var olan ağaçların başında yabani elma gelmektedir. Ağacın ürünü genellikle ceviz büyüklüğünde şiddetli derecede ekşi elmalardır. Ağaca çıkar kaç cebi varsa doldurur ve yemeye başlar. Elmanın ekşisi başta rahatsız etse de yedikçe insanın yemesi gelir. Armut ağaçları vardır. Çok çaresiz kalınca yenilir ama yemek için olağan üstü bir boğaz yapısı ve gayret gerekir. Öyle her baba yiğit bunları yiyemez. Sabrınız varsa bunları götürür samana yatırırsınız ve olgunlaşmalarını beklersiniz. Olgunlaştıklarında muşmula gibi bir şey olurlar, şimdi yiyebilirsiniz. En güzel meyveler, sahibi olan kaysı ağaçlarıdır. Eğer fırsatı bulup kaysı ağaçlarından, özellikle Rahmetli Nıco Dayı’ya ait olanlardan, yeterli miktarda kaysı çalabilirseniz sizden mutlusu yoktur.
Çocuklar için büyük zevktir, bostan zamanı bostandan bir şeyler araklamak. Bunu Aras önünde hayvan otlatırken yapmak ise bir başka güzeldir. Neler vardır neler; kavun, karpuz, salata, mısır, patates. Çalınmış olan patates veya mısırı, toplanmış olan yaban tezeklerin közünde pişirilmeyi, Aras Nehrinde yüzdükten sonra bunları yemeyi, Allah her çocuğa nasip etmemiştir.
Az gıda ve otlama ile doğal beslenen ve sonuçta ayakta pardon hayatta kalan çocukların sağlıklı yaşam hikâyelerini hatırlamış-öğrenmiş bulunuyorsunuz.
BU ÇOCUKLUĞU YAŞAYANLARA SELAM OLSUN
Muhsin KARAKURT
_______________________________________________
SELCUK KARAKURT
Sanirim karapinarda yasamis herkesin kendini bu yazinin bir yerinde görmesi mumkun. Anilarimizin bu kesitlerine tüm abilerimiz ve kardeslerimizin katacak bir seyleri vardir mutlakka.
Yazarimiz MUHSIN abime tesekkür eder, selam ve sevgilerimi iletirim.
|
| Yukarı |
|
| |
|
|