| KAYITLAR | DEFTERE YAZ |
Gönderen:
semih sinik
Yer:
Diğer
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 21:05
|
SELAM GÜZEL KÖYÜMÜN GÜZEL İNSANLARI MUHSİN ABİ MESAJLARINI OKUDUMDA KÖYÜMÜZÜN ÖZGEÇMİŞİNİ VE TARİHİ YANLARINI EN İNCE DETAYINA KADAR ANLATMIŞSIN BİZİ BU KONUDA AYDINLATTIĞIN İÇİN SONSUZ TEŞEKÜRLER SEVGİLEİMLE [SEMİH SİNİK]
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
MUHITTIN KARAKURT
Yer:
Diğer
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 15:20
|

Köyde Oyunlarımız Ve Spor Etkinliklerimiz
Burada sayılamayacak kadar çok oyun ve mevsimsel etkinlikler olmakla beraber yalnızca bazı oyunları bir miktar karikatürize ederek sunmam gerektiğini biliyorum.
Aksi taktirde yazaının fazla uzun olması bıkınlık yaratabilir.
FUTBOL:İlk defa futbol topu ile ilkokul iki veya üçte tanıştık. Taştan iki kale kurup iki takıma ayrıldırdık. Şu anda ismini unuttuğum bir öğretmen topu bize getirmişti. Hayrullah öğretmen ise herzamanki telaşı ile elalem çocuklarına bir şey olmasın diye Hacı Rıza amca nın harman yerinin kenarında durup dikkatlice bakardı. Her zaman Aslan amcanın oğlu Fevzi ile Xalo(Halis amca) , Rıza amcam kenarda durup kahkalarlar atarak bizimle dalga geçiyorlardı. En çok Yahya (Fevzi oğlu) övgü toplardı. Ara sıra taşlara ve tümseklere de topla birlikte tekme atmayı unutmuyordu. Yahyanın enbüyük fanatiği Xalo idi .Lastik ayakkabılar ve top peşinde koşan tam yirmi çocuk ,pas yok oyun yok karşı kaleye doğru vuralımda nereye giderse gitsin diye karambole vuruyorduk !!! Son zamanlarda köy çocukları bu alamda modern futbol oynamaya başladılar.
TOPAÇ:En büyük oyunlarımızda biri de kışın topaç çevirmekti. Garip ama topacı kendimiz ardıç ağacından yapardık. Camla iyice pürüzlerini giderdikten sonra iyice törpüler ve buzda vınlatarak çevirirdik. Buzda bir iple serçe çevirip yarıştırıdık.
ÇELİK ÇOMAK:Başka bir oyun ise çelik çomak oyunuydu. İlkbahar aylarında bu oyunu çok oynardık. Öyleki çubuğu almaya giden bazen çok yorulurdu ve iyi bilmiyorda bütün oyun boyunca koşar dururdu.
TRYNGİ: Ayrıca basmalarının üzerinde şu anda adını türkçe olarak bilmediğim tryıngi denen bir oyun oynardık. Bir metre uzunluğundaki bir sopanın üzerine bir sığır boynuzu koyar ve ebe olarak kalan biri onu korurdu. Öteki arkadaşlar ellerindeki mızrağı andıran uzun sopalarla boynuzun bulunduğu direğe nişan alır ve atardı. Eğer düşürürse sopasını kapmak için hızla dalar ve ebeninin boynuzu yerine koymadan önce hedef hizasına kadar koşarak uzaklaşırdı. Düşüremezse bir sonraki arkadışını beklerdi eğer onlarda isabet ettirmezse mızrakları kurtarmak gerekirdi. Bu durumda iyi koşan bir arkadaşa ihtiyaç olurdu. Bu durumda gözleri en hızlı koşana çevirirdik. Bir koşu dalıp sopayı kaptığı gibi peşinden ebe koşardı ve sahipsiz kalan mızraklarımızı hoplaya zıplaya alır hedefe koşardık. Oyun genelde Mart ayında oynanırdı. Bu oyundan sonra bol kavgalar çıkardı...
KAYAK VE KIZAK: Eskiden tahta kayak ve kızakla çok kayardık. Rahmetli hacı Osman amcanın evinin karşısındaki mezarlık yanı yumuşak ve pürüzsüz bir karla kaplı olurdu. O yamaçtan düşmeden aşağidaki bahçeye kadar ulaşanlara şampiyon denirdi. Mezarlıkta kaydığımız bir gün köyün hocası üzerimize taş yağacak diye bir kaç dini bütünle üzerimize saldırıp bizi bir daha orada kaymamk üzere kovdular. Bazıları öyle güzel kayıyordu ki mezarlık duvarında beş altı metre zıplayarak geçerlerdi. İnanıyorum ki bu güzel spor terk edilmeseydi ve teşvik edilseydi çok ünlü sporcular yetişebilirdi.
DAĞCILIK ve BİR ANI: Kaya tırmanırdık. Mesela fotoğrafta gördüğünüz kalenin her yönünden ipsiz tırmandığımı hatırlıyorum. İbrahimle ben Yoğunhasan’da kayısı bahçesine bakarken orada bulunan bütün tehlikeli kayalardan tırmandığım olmuştur. Bir de dağcılık deninince komando Şevketi unutmamak lazım !!! Bir gün yakacak çalı çırpı toplarken Kızıl’ın kışlasında bir komando denemesi yapmaya kalkışmıştı. Hertarafı pataes gibi soyulmuşken bile benim bir şeyim yok bırakın ben yürüyeceğim demiştir. Eskiler bilirler önce çiftler başlar sonra peşine koyun kuzu gütme, nadas ,ot biçme ve arkasından ot taşıma ve derken harman gelirdi. Harmandan sonra yakacak çalı taşınırdı. Öyleki köyün hudutları içinde ağaç ve çalı kalmamıştı. Ardıç ağaçlarını kesmek için profesyonellerin bire zor tırmandığı kayalara tırmanılırdı.
Bir Eylül sabahı Şevket le birlikte Karakurt kışlasında ardıç kesmeye gittik. Kağızmana doğru epeyce yol aldıktan sonra tam beyaz mağaraların önünde Karakurt kışlasının karşısında arabaları durdurup soğuk Aras nehrini aşarak elimizde balta ve iplerle tırmanmaya başladık. Komando Şevket önde ben arkada tırmanışa geçtik ve beyaz kayaların en yüksek yerine tırmandık. Kayanın tam ortasında asırlık bir ardıç ağacı vardı. Şevket her ne kadar tehlikeli dedi ise de, ipi belime bağlayıp beni yavaş yavaş indirmeye başladı , kendisi de yukarıda ipin ucunu tutuyordu . Bu arada güvenliği sağlamak için etraftaki taşları Aras nehrine doğru yuvarlayıp zevkle seyrediyordu. Tabiki bilmeden üzerime taşların altında yaşayan kuyruklu akrepleri de bireri birer düşürdüğünün farkında değildi. Birden taşa yaslı dizimde amansız bir yanma hissettim. Göz ucu ile baktım yedi boğum kuyruklu bir akrep kot pantolon üzerinden dahi olsa sokmayı başardı. Kendimi aşağı doğru bırakmak istedim. Şevket beni yukarı çekip hiç düşünmeden soktuğu yeri yarım saat emip tükürdü. Sonra ateş yakıp bir od parçasını tam iğnenin yerine bastırdı. Biraz sonra ayağımdaki titreme geçti. Ağacı kesip devirmistik. Ağaçları nehirden karşıdan öküzleri bağlayıp azgın sudan geçirdik. Sonra da yüzmeye başladık! İnanın iki metre suya daldığım halde hala acaba suyun altında akrep varmı ,ya yine sokarsa ? Diye düşünüyordum.......
YÜZME:Başka bir spor dalıda yüzmekti.Kamış gölünü yüzerek karşıya geçmek bir şeref vesilesi idi. Sonra Aras nehrinin kumları üzerinde çıplaklar kampı gibi anadan üryan güneşlenirdik. Mayo falan yoktu bir uzun donumuz vardı onuda gözümüz gibi korurduk. Kamış gölüne o zaman turnalar gelirdi.Öttüklerinde sesleri taa köyden duyulurdu. Ayrica ördekler bol bol gelirdi. Eskiden çok büyüktü heylan ve dipteki katmanların hareketlerinden dolayı çatlaklar oluştu su üç metre geriye doğru çekilmiş durumda.
TEKME: Hayvan ahırlarında kıysıya tekme oynardık. O zaman vahşi bir oyun gibi görünürdu fakat judo ve uzakdoğu sporlarından başka bir şey değildi. Bir ayak üzerinde zıplardık ve burun hariç diğer tüm vuruş şekilleri serbestti.Kendine özgü centilmenlik kuralları vardı.
HALTER: Köyde herkes doğal olarak halterci olarak yetişir. Halter bir yaşama biçimidir.
UZUN VE TEMPOLU YÜRÜYÜŞ: Hızlı yürümek bir yaşam biçimi olarak doğal olarak yaygın olur. Şişman insana pek az rastlanır . Onlarda ya ev hanımı yada tembel tembel oturan kişilerdi.
AT YARIŞLARI VE CİRİT: Daha çok düğünlerde veya belli mevsimlerde yapılırdı. Her evde at beslenirdi ve zaman zaman bahise girilip hakemler huzurunda yarış yapılırdı. Cirit oyunlarını pek çok kere seyrettiğimiz olurdu. Ancak taşıtların zamanla çoğalması bu oyunu ve at yarışlarını yok etmiştir.
ŞAMPİYONLAR: Halter dalında Haci Ömer , tek başına 150-200 kg ağırlığında dibek taşı kaldırmıştır. Hala yerinde denmek isteyenler varsa denemek serbettir. Haci Osman kendim de şahit olduğum bir bahiste 150-200 kg ağırlıktaki taşı on metere ileriye tek başına taşımıştır ! Koşuda ve maratonda Aydın Sinik hiçbirzaman geçilemmiştir. Hızlı yürüşte Hasan amca (Reşit oğlu) herkesi geçerdi. Tek başına sabah Kaynarcaya gidip bir bidon maden suyu doldurup ilkindi zamanı köye dönmüştür.Hiç abartmasız bu uzaklık gidiş dönüş elli kilometre kadar vardır. Bunun yanında dönüşü 15-20 lt lik bidon taşıması da cabası. Dağcılıkta Şevket hoca (her nekadar çok zayiat versede ve onun düştüğü kadar kimse düşmesede) en iyi iz bırakanlardandır. En iyi halk dansları oynama rekoru Reşit oğlu haci Kemal ‘a aittir.
Yukarıdaki kişilerin bugünkü gibi bir sponsoru ve bir antrenörü olsaydı kesinlikle dallarında hiç abartmasız altın madalya alabilirlerdi.
Sizin bildiğiniz fakat benim bilmediğim olağan dışı rekorlar kıranlar varsa yazın onlarıda analım. Ben bunları hatırlayabiliyorum ancak umarım beni bağışlarlar.
Hepinize selamlar ve saygılar
Muhittin Karakurt
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
semih sinik
Yer:
Diğer
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 15:00
|
selam saygı deger karapınarlılar hepinizi selam eder saygılarımı sunarım [semih sinik]
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
SELCUK KARAKURT ALMANYA
Yer:
Diğer
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 14:57
|

Sevgili dostlar bildiginiz gibi, köyde bir kac gündür Haci Osman amcanin vefatindan dolayi, taziyeler devam ediyor. Aldigimiz haberlere göre, bas sagligina gelenlerin sayisi oldukca yüksektir. sahislar, guruplar,kurumlar ve aile dostlariyle köy dolup tasiyormus. En önemlisi köyümüze gelen bu insanlari, köylülerimizin iyi bir sekilde agirlamasi hepimiz icin sevindiricidir. elbette dostlar böyle günlerde beli olur. Köyümüze gelen bu misafirleri agirliyan, tüm dostlardan Allah razi olsu. Gine ailemizin her bir ferdine deger verip, bas sagligina gelen, yada gelemeyip bu duygulari paylasan tüm dostlardan Allah razi olsun.
Yasamin kuralarindan biride ölümdür. Supesiz hepimiz ölümü tadacagiz. Dunyadaaki yasantiyi bir film seneryosuna benzete biliriz bizlerde bu filmin oyunculari olarak rolerimizi yerine getiriyoruz. görevini tamamliyanlar teker teker aramizda yok oluyorlar.Biz geride kalanlar görevlerimize devam etmeli, hatta zorunluyuz.
Bildiginiz gibi kendimize ortak görev edindigimiz, derneklesmek olusumu devam etmektdir. Bu olusumun olusmasi, gelismesi ve basariya ulasmasi, siz degerli dostlarin ilgisine baglidir.
Bugüne kadar böyle bir birlikteligi desteklemis dostlarimiz ve onlarinda getirecegi kendi dostlarindan,ilgi ,alaka, destek ve katki gelecegini umuyor, hepinize hayirli günler dilerim.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
semih
Yer:
Diğer
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 14:44
|
gerçekten bu siteyi görünce baya bi şaşırdım ne mutluki karapınar adına böyle güzel bir internet ortamı kurmak bu internet ortamını kuran kişilere sonsuz teşekkürler
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
MUHSİN KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 14:34
|

TEZEK VE ÇIKIK
Size bugün, önce tezeği, sonra başıma gelen bir kazayı ve bu vesile ile bir büyüğümüzü anlatacağım. O yıllarda gaz ocağı ve tüp gibi araçlar ya yoktu ya da köyü henüz şereflendirmemişlerdi. Bilen bilir, köyün linyit kömürü, tezek; kok kömürü ise kerme’dir. Şimdiyi bilmem, ama geçmiş yıllarda tezek, köylünün yaşamında olmazsa olmazlardandı. Isınma ve pişirme amaçlı olarak sobada, ocakta, tandırda kullanılırdı.
Tezek, 1965 yılında köyde okul açılmasından sonra, yeni bir fonksiyon daha kazanmıştı. Okumak isteyen öğrencilerden, eğitime katkı payı olarak istenir olmuştu. O yıllarda öğrenciler, bir koltuklarında uyduruk bir defter, diğer koltuklarında kocaman bir tezek ile okula giderlerdi. Okul kapısında tezek yoklaması yapılır, tezeği olmayan öğrenci, okula asla alınmadığı gibi hakarete dahi uğradığı olurdu.
Bu derece yüksek ehemmiyete haiz tezeğe ilişkin bazı özellikleri bilmemek, elbette bize yakışmaz. Tezek nedir? Nasıl elde edilir? Nerelerde muhafaza edilir? Şimdi isterseniz, ben bunları münasip bir lisan ile anlatayım, bu suretle siz de, var olan irfanınızı biraz daha artırın, olur mu?
Kışın her taraf kar ile kaplı olduğundan, zorunlu olarak, inek, öküz, manda gibi büyükbaş hayvanlar, ahırlarda muhafaza edilir ve besileri buralarda yapılırdı. İşte tezeğin serüveni, bu hayvanların dışkılaması (tersi) ile başlar. Ahırda biriken dışkılar, ahırın dışında, bu işe tahsis edilmiş boş bir alana taşınır. Bu işe tahsis edilmiş sahaya, basma denilirdi. Kışın, dışkının döküleceği yer kardan temizlenir ve dışkı, temizlenen yere 20-30 santim kalınlığında döşenirdi. Bir iki gün içerisinde, yere düzgün olarak serilmiş dışkının üstü, yağan kar ile kapanırdı. Böylelikle dışkı, derin dondurucuya konulmuş olunuyordu. Aylarca karın altında kalan dışkı, bu süre zarfında, bir yandan dezenfekte olurken, diğer yandan ise istenmeyen kokularından arınırdı.
Karların erimesiyle birlikte, köylünün en gözde buluşma yeri ve yürüyüş parkuru, basmadır. Bu mevsimde, yaygı iyice basılsın diye köylü, basmaya yayılmış olan dışkının üzerinde, günlerce gezinir. Bu günlerde köylü, basmaya adeta hapsolunmuştur. Hiç durmadan atılan bu voltalarda, kendi aralarında yapmış oldukları sohbetlerde de, muhabbetin belini kırarlar.
Günler geçmiş, basma iyice basılmış ve nispeten kurumuştur. Artık basmanın kesilme zamanı gelmiştir. Bu iş için dik bir kürek gerekir. Basmada ki dışkı, yaklaşık 35 santim boyutlarında ve böreğin kesim adabı ile kesilir. İşte bu kare şeklindeki nesneye tezek denir.
Kesilen her dilim usturuplu bir şekilde bir kenarı üzerine kaldırılır, daha önce kesilmiş olan tezek dilimine çapraz olarak yaslanır. Literatürde oluşan bu diziye, çatma denir. Bütün basma kesilip çatma haline getirildikten sonra, bu haliyle kurumaya bırakılır.
Yeterince kuruyup, istenen kıvama geldiğinde, tezekler, alçak bir bahçe duvarı yüksekliğinde üst üste dizilir. Buna da zincir denilir. Tezek bir müddette bu şekilde kurur. Yeterince kurumuş olan tezeğin daha çıtır bir hal alması için lusık aşamasına geçilir. Lusık dediğiniz roketin alt tarafına benzeyen dört parçalı bir oluşum olup, genellikle bir insan boyunda olur.
Efendim artık son aşamaya gelinmiştir. Mis gibi çıtır tezeğimiz, yakılmak üzere muhafazaya alınmaya hazırdır. Kapalı mekanı olanlar, tezeğini bu kapalı alana taşırlar. Peki, kapalı alanı olmayanlar ne yapar? Evet, tezeğini koyacak yeri olmayanlar, tezeğini evin yakınlarında müsait bir yerde, tezeği usta bir şekilde üst üste yığarak, muhafaza ederler. Ters huniye benzer bu tezek yığınının dışını, yağmura, kara karşı da, hayvan dışkısı ile sıvarlar. Harran’ın meşhur yapılarına benzeyen bu oluşuma ise qelağ denir. Qelağın bir kapısı olur, tezek buradan alınırdı. İlkbaharda boşalmış olan qeleğlarda, çeşitli oyunlar oynandığı gibi, bazı sorunların da yaşandığı hepimizin bildiği gerçeklerdendir.
Son olarak, basmanın ve tezeğin döküntüsüne değineyim. Eh artık bunu bilirsiniz, hani şu karıştırılmaması gereken nesnelerden biri olan, fışkıdan bahsediyorum.
*****
Eskiden yaygın olan, ama zamanımızda doktorların ve hastanelerin çoğalmasıyla giderek azalan bir uzmanlık alanı vardı. O yıllarda, kolu bacağı kırılan veya kolu bacağı çıkanlar, tedavi için, genellikle sınıkçı denilen insanlara götürülürdü. Bu insanlar el yordamı ile kırık ve çıkığı tespit ederlerdi. Koydukları teşhise uygun olarak da tedavi ederlerdi.
Bu iş için bez, sabun ve yumurtanın beyazı kullanırdı. Bazen kırığın durumuna bağlı olarak tahta kullandıkları da olurdu. Önce sabun, bıçakla bir kaba rendelenir, ardından yumurtanın akı bu rendelenmiş sabuna katılırdı. İyice karıştırıldıktan sonra, önceden hazırlanmış beze sürülürdü. Bilahare, üzerinde sabun ve yumurta akı karışımını taşıyan bez, kırık veya çıkığın olduğu bölgeye bir güzel sarılırdı. Duruma göre doğrudan veya tahtalar ile açılmasın diye adabı ile bağlanırdı. Sargının, bol veya sıkı bağlanması sorun yaratığından sınıkçı, bu ayara dikkat ederdi.
Köyde, bugün olduğu gibi o yıllarda da sağlık tesisi yoktu. Çevrede var olan sağlık tesisleri de köyden uzaktı. O günün ulaşım şartları ile hastanelere gidip gelmek, öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değildi. Bu nedenle sağlık problemleri, adet olduğu üzere köydeki imkanlarla giderilirdi. Köyde, o yıllarda, kırık çıkık işinin erbabı, iki sınıkçı vardı. Bunlar, ikisi de rahmetli olmuş olan Ömer (Emer) Dede ile Yusuf (Usey Kıtko) Dayıydı.
****
Yanlış hatırlamıyorsam, 1966 yılının Mayıs ayının son günleriydi. Okul bitmiş, her yıl olduğu gibi amcama yardımcı olmak üzere, Sarıkamış’tan köye gitmiştim. Gittiğim günün ertesi günüydü. Güllüzar nenem, Halis amcam ve Naife yengem, bizim evin hemen üst tarafında yer alan basmada, çatmaları bozup, zincir şekline dönüştürüyorlardı. Yeni geldiğimden olsa gerek beni çalıştırmıyorlardı. Okulda beden derslerinden kalma bir alışkanlıkla, ben ha bire yapılmış olan zincirlerin üstünden atlıyordum. Halis amcam, bir müddet beni izledikten sonra, dayanamadı ve atlamamamı, bir sakatlık yapacağımı, söyledi. Kim dinler, ben kendimden geçmiş bir halde, adeta zincirlerin üzerinden uçuyordum. Amcamın yapmış olduğu ikaza benzer ikazlar, nenemden ve yengemden de geldiyse de, ben bildiğimi okumaya devam ettim.
Derken büyüklerin öngördüğü gibi olan oldu. Bir zincirin üstünden atlarken, ayağım takıldı ve kale gibi yapılmış zincirlerin ortasına düştüm. Dünyam karardı, dayanılmaz bir ağrı hissettim. Acıdan, avazım çıktığı kadar bağırdım. Aman yarabbi, nasıl bir ağrı, kıpırdayamıyordum. Üstelik bağırmama ve bir hayli zaman geçmesine rağmen, yardıma gelen olmamıştı. Meğer kimse düştüğümü görmemiş ve sesim de, acıdan olsa gerek, hiç çıkmamış.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, biraz kendime geldiğimde, yüzüm fışkıya bulanmış perişan bir halde ayağa kalktım. Amcam, beni görür görmez, halimden, ters bir durumun olduğunu hemen anladı. Hiç zaman kaybetmeden, ben sana demedim mi, muhabbetini başlattı. Neyse ki, Naife yengem yetişti de, amcamın gereksiz yere konuşmamasını söyleyerek, beni korumasına aldı. Kolum sanki kısalmış gibiydi ve oynatamıyordum. Nenem ve yengem kolumun halini görünce, ah vah edip, dövünmeye başladılar. O zaman, durumun vahim olduğunu anladım. Yengemin tavsiyesi ve de nenemin onayı ile amcam, beni, Ömer Dayıya götürmeye karar verdi.
Amcam önde ben arakada, Ömer Dayının evine doğru yürümeye başladık. Yol boyu ben acıyla kıvranırken, amcam, bir taraftan söylenmekte, diğer taraftan ise, ne olduğunu soranlara, cevap vermekle meşguldü. Vardığımızda, Ömer Dayı abdest alıyordu. Gülerek bizi karşıladı. Amcam ile birbirlerine hal hatır sorduktan sonra, durumu sordu, amcamda, tezek zincirinden atlarken düştüğümü ve kolumda bir sorun olduğunu söyledi. Ömer Amca, koluma şöyle bir baktıktan ve de eliyle röntgenini çektikten sonra, çıkık olduğu teşhisini koydu. Sol kolum dirsekten tam olarak çıkmıştı.
Ömer Dayı, zaman geçirmeden operasyona başladı. Önce beni yere oturttular. Amcam arkama, Ömer Dayı önüme geçip pozisyon aldılar. Ömer dayı, amcamdan, beni, omuzlarımdan tutarak arkaya doğru çekmesini istedi. Kendiside oturmuş vaziyette sağ ayağını benim sol omzuma dayadı. Ben, daha ne olduğunu anlamadan, var güçleriyle çekmeye başladılar. O an, yer yerinden oynadı, dünya başıma yıkıldı, feleğim şaştı. Bir taraftan ağlıyorum, bir taraftan feryat ediyorum. Dinleyen kim. Bağırta bağırta çıkığı yerine oturttular. Ömer Dayı, bu aşamadan sonra, yumurtalı sabun karışımını hazırlamaya başladı. Bunu yaparken bir yandan da amcam ile koyu bir muhabbete daldı. Ardından, hazırladığı karışımı beze sürüp, dirseğime sardı.
Ben, olanı biteni, çektiğim ızdırap ve yaşadığım mahcubiyetten dolayı, aptallaşmış bir halde izliyordum. Yüzüm, fışkı, ter, gözyaşı, sümük karışımı ile iğrenç bir görünüm almıştı.
Ömer Dayı, işi bitirdikten sonra, tebessümle bana baktı ve başımı okşadı. Bak, dedi, sana oynama demişler, dinlememişsin. İşte görüyorsun, fışkının içinde oynayıp düşenin yüzü, böyle pislik içinde olur. Sana nasihatim, bir daha pisliğin olduğu yerde sakın oynama ve büyük sözü dinle, bu sana ders olsun, dedi. İşte bu aşamada rahmetli Tevrat nene koruyucu kanatlarını açıp, beni sahiplendi. Amcama ve beyine dönerek, siz nasıl kıyarsınız Abdullah’ın oğluna, o bir tanedir, diyip gönlümü aldı ve pisliğe bulanmış yüzümü bir güzel yıkadı. Ardından başörtüsü ile kolumu askıya aldı. Daha sonra amcamla beni uğurladılar.
Allah hepsine rahmet etsin.
Selam ve sevgilerimle.
Muhsin KARAKURT
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
erhan
Yer:
Kocaeli
Tarih:
16 Mart 2008, Pazar 13:44
|
slm guzel koyumun guzel insanları degerli akrabalar ve dostlar nasılsınız? sıtemız gun gıctıkce daha guzel ve daha zengınlesıyor herkese saygılarımı sunar gorusmek uzere
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
MUHSİN KARAKURT
Yer:
Ankara
Tarih:
15 Mart 2008, Cumartesi 12:58
|

YERLEŞİM VE HAREKETLER
1.Tortan Köyü:
Erzurum ili, Hasankale ilçesi içinde yer alan köy. Tortan Köyü, Aile büyüklerinin muhtemelen 1747-1751 yılları civarında ilk yerleştiği yerdir. Aile burada yeni evlenmeler ve doğan çocuklarla çoğalmıştır. İlk yerleşimden yaklaşık 25 yıl sonra ailenin bir kısmı bu köyde kalırken, diğer bir kısmı ise, satın aldıkları Gırnavuk otlağına yerleşmek üzere muhtemelen 1781 yılı civarında buradan ayrılmışlardır.
Aile, Tortan’a ikinci kez, muhtemelen 1829 yılında gitmiştir. Buna sebep olan hadise, Halil Ağa’nın ve diğer aile üyelerinin ölümü sonrası ortada kalan küçük çocuğun güvenli bir yerde büyütülmesidir. Babasının adını alan Halil, bu köyde bulunan akrabaları yanında büyür ve daha sonra Gırnavuk’a geri döner.
1920 yılında Ermenilerin Yoğunhasan köyünü basıp yakmaları nedeniyle ailenin büyük çoğunluğu Tortan’a göçer. Kars’ın kurtuluşu ile birlikte 1921’de geri dönerler.
2.Gırnavuk (Gırlavuk, Gırlavık):
Kars, bir yandan Anadolu’nun Kafkasya’ya açılan penceresi olurken, öte yandan Aras Nehri üzerinden Çin’in ortalarına kadar, Asya’yı boydan boya kat eden tarihi İpek Yolu’nun Anadolu’daki son durağıdır. Bir zamanlar Çin’de başlayan veba, yüzyıllar süren bir zaman dilimi içinde, ipek yolunda gidip gelen kervanlarla Kars’a kadar gelmiştir. 1570-1600 yılları arasında, aşağı (Karakurt-Kağızman) ve yukarı (Horasan-Hasankale) Pasin bölgesinde görülen veba yüzünden bu bölgede yaşayan insanlar ölüyor. Kalan az miktardaki insanların bazıları, sonraki zamanlarda, ellerindeki toprakları satarak veya terk ederek buralardan göç edip gidiyorlar. Aile Gırnavuk’u terk eden bu Türkmenlerden satın alıp, muhtemelen 1781 yılında yerleşiyorlar.
Gırnavuk, Kars ili-Sarıkamış ilçesi-Karakurt Nahiyesi-Karapınar Köyünün en batısında yer alan, Aras Nehri tabanından vadi şeklinde Kondol’a doğru uzanan çayırlık bölge. Ailenin ilkleri, satın aldıkları bu yere, isim olarak, Urfa Viranşehir’de terk etmek zorunda kaldıkları yerin adını veriyorlar. Bu yer, koyun sürülerinin otlaması ve barınması için kullanılmıştır.
3.Yoğunhasan ve Aras Vadisi:
Eski köy. Aşağı Köy. Kars ili-Sarıkamış ilçesi-Karakurt Nahiyesi-Karapınar Köyünün alt tarafı. Karapınar Köyü ile Gırnavuk arasındaki yer. Ailenin, sahip olduğu hayvan sayısı çok fazladır. Bu nedenle Gırnavuk kışlası mevcut hayvanın beslenmesi ve barınması için yetmemiştir. Bu sebebe dayalı olarak Aile, Gırnavuk’un yanında yer alan ve Yoğunhasan adını verdiği yeri ve Aras vadisini, 1800’lü yılların başında satın alır. Aile burayı yerleşim yeri ve otlak olarak kullanmak üzere satın almıştır. Daha sonra 1920 yılında, Ermeniler tarafından yakılmış ve yıkılmıştır. Ailenin ilk büyüklerinin mezarları buradadır.
4.Balıklı Köyü:
1915 Sarıkamış Harekâtı’nın başarısızlıkla sonuçlanması sonrası, Ailenin bu Harekatta Osmanlı tarafını alenen desteklemesi nedeniyle, Ruslar ve dolaylı olarak Ermeniler aileye karşı baskı/yıldırma politikası uygulamışlardır. Bu nedenle, Hüseyin Ağa ve kardeşi Ali Ağa, Yoğunhasan’da birkaç kişi bırakıp, kadın ve çocukları alarak, Nisan 1915’de, Balıklı Köyüne gidiyorlar. Olayların yatışması ile tekrar Yoğunhasan’a dönüyorlar. Balıklı Köyü, Sarıkamış’ın bir köyü olup, Karapınar Köyünün daha güneyinde yer alır.
5.Yoğunhasan Köyü:
Halit Beyin uğraşları ve Hüseyin Ağa’nın yöredeki etkinliğini dikkate alan Ruslar, politik davranarak, Aileyi affederler.1916 yılında Aile, durumun normale dönmesi üzerine tekrar Yoğunhasan Köyüne geri döner.
6.Ortakale Köyü:
1917 yılı içinde Halit Beyin casusluk olayının patlak vermesi ve ardından asılmasından sonra, Ruslar Yoğunhasan’ı basıp, sürüleri alıp götürüyorlar. Bu yetmezmiş gibi, 1918 ilkbaharında Rusların desteğini alan Ermeniler Aileyi taciz etmeye başlamışlardır. Bu dönemde aile zorunlu olarak bir kez daha yollara düşer ve Ocak 1918’de Ortakale Köyüne göç ederler.
7. Yoğunhasan Köyü:
Aile, çileli ve ızdırablı günler sonrası, çaresizlikten Mayıs 1918’de tekrar, bir kısmı virane olmuş Yoğunhasan Köyüne geri döner.
8.Pasinler-Tortan:
Aile kendini toparlamaya fırsat bulamadan, 1920 yılı başında Ermeni çetelerinin katliamları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemde zorunlu olarak Mart 1920’de tekrar yola dizilirler. Az bir kısmı dağ köylerine ve büyük çoğunluğu ise Tortan köyüne göç ederler. Nisan 1921’de geri döndüklerinde Yoğunhasan tamamen yakılıp yıkıldığından, Ermenilerin terk ettikleri Karapınar’a yerleşirler.
9. Karapınar Köyü:
Askeri ikmalin yapılması için Ruslar tarafından yapılmış olan şoseden yapılacak sevkiyatın güvenliği için, şosenin sağına ve soluna Ruslar tarafından yapılmış köylerdendir. Önceleri sadece bir çiftlik evi bulunan Karapınar köyü, 1877’den sonra Ruslaştırma politikası doğrultusunda 1907 yıllında köy haline getirilir. Bilindiği gibi Eylül 1920’de Ermenilerin Sarıkamış bölgesinden atılmışlardır. Aile 1921 yılında Yoğunhasan’a geri döner. Ancak Yoğunhasan, yıkım, talan ve yangından dolayı oturulmayacak durumdadır. Abbas Bey, aileye, Ermeni Köyü olan Karapınar’a yerleşmeyi teklif eder. Aile, Ermeniler tekrar geri dönüp, intikam alacakları ihtimali ile teklifi soğuk karşılar. Abbas Bey, Kars’ın kurtuluşuna katılmanın verdiği güven ile Karapınar’a gider ve beğendiği eve cebren yerleşir. Daha sonra ailenin diğer üyeleri bundan cesaret alarak kalan diğer evlere yerleşirler.
10.Karakurt Bucağı:
29 Eylül 1920’de Sarıkamış’ın kurtuluşundan sonra, bu kez Halil Beyin önderliğinde, Halil ve Abbas kardeşler, Karapınar’dan ayrı olarak Karakurt’a da yerleşiyorlar. Bilindiği gibi, Karakurt’a ilk yerleşenler Pasin boyuna mensup Türkmenler olup, bunların vebadan ölmeleri ve kalanların burayı terk etmesinden sonra ikinci yerleşikler Ruslardır. Ruslar, buraya Kazak Süvari Alayını konuşlandırmışlar ve bunlar için yerleşim mekanları yapmışlardır. İşte iki kardeş, ilk olarak Kazak Komutanı Baratov için yapılmış 2 katlı ahşap eve yerleşiyorlar. Ancak bu ahşap ev, çıkan bir yangında tamamen yanıyor. Daha sonra Halil Bey şimdi bilinen eve, Abbas Bey ise Sarıkamış’a taşınıyor.
11.Sarıkamış İlçesi:
Sarıkamış, 1877 tarihinden sonra Rusların sıcak denizlere inmek için oluşturdukları bir askeri üstür. Sarıçam ormanı kesilerek yerleşim yeri yaratılmıştır. Yine bu zamanda Rus Çarı NİKOLA için av köşkü yaptırılmıştır. Askeri kışlalar, lojmanlar ve idari binalardan müteşekkil bir yerleşim yeridir. Ruslar zamanında, önceleri sivil yerleşim hiç yokken sonraları kısmen oluşmuştur. Sivil yerleşim asıl Yukarı Sarıkamış denilen köyde, Karakurt ve Karaurgan taraflarında bulunur. Cumhuriyet döneminde ilçe olur ve askeri üs olma özelliğini sürdürür. Cumhuriyet döneminde, Sarıkamış’ta Kolordu bulunmaktadır. İşte bu Kolorduya, ot, et ve yün giyecek satmak üzere, Abbas Bey, kondırat (müteahhit) olarak Sarıkamış’a yerleşiyor.
12.Karapınar Köyü:
1933 yılında Halil Beyin vurulmasından sonra, Abbas beyin hayatı da tehlikeye girmiştir. Bu sebeple, Abbas Bey gördüğü lüzum üzerine Sarıkamış’ı ve işini terk ederek Karapınar köyüne geri dönmüştür.
Selam ve sevgilerimle.
Muhsin KARAKURT
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
KENAN KARAKURT
Yer:
İstanbul
Tarih:
14 Mart 2008, Cuma 11:11
|
NAHİDE HALANIN OĞLU Mehmet'in ÖLÜMÜNÜ SİTENİN SAYESİNDE ÖĞRENDİK ALLAHTAN RAHMET DİLER BÜTÜN AİLESİNE BAŞSAĞLIĞI DİLEKLERİMİ İLETİRİM MEKANI CENET OLSUN
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
web yayin ekibi
Yer:
Diğer
Tarih:
14 Mart 2008, Cuma 09:59
|
Sevgili dostlar sizlerle beraber yapmis oldugumuz yayin birlikteligimiz gitikce güzeleserek devam etmektedir.
Sitemize yeni üyelerin katilimiyla, zenginligimiz ve renkliligimiz artmaktadir.
Sitemize yeni üye olacak arkadaslarimizin, ziyaretci defterinde yada imza bölümünde kendilerini taniya bilecegimiz bir tanitim notu yazmalarini rica ediyoruz. Kendilerini tanitmak kaydiyla cevre köylerdeki dostlarimizda üyemiz ola bilirler.
Daha saglikli bir yayin sürdürmemiz icin, göstereceginiz hasasiyete tesekkür eder, islarinizden basarilar dilerim.
|
| Yukarı |
|
| |
|
|