
Johannes Kepler
(1571-1630) Newton,
"Daha ileriyi görebildiysem, bunu omuzlarından
baktığım devlere borçluyum," demişti. Bu
devlerden biri Galileo ise diğeri Kepler'dir.
Kepler'e gelinceye dek Copernicus sistemine
dayanaksız bir hipotez, ya da, işe yarar
matematiksel bir araç gözüyle bakılıyordu.
Kepler, sistemin kimi düzeltmelerle bilimsel
doğruluğunu kanıtlamakla kalmadı, astronomiye
mekanik bir kimlik kazandırdı.
Gençlik coşkusuyla işe koyulduğunda amacı mistik
inancı doğrultusunda, "göksel alemin müzikal
uyumunu" geometrik olarak belirlemekti;
çalışmasını noktaladığında, astronomi
matematiksel düzenlemenin ötesinde fiziksel bir
gerçeklik kazanmıştı. Ders kitaplarında daha çok
üç yasasıyla bilinen Kepler, uzay fiziğinde
sonraki kimi önemli buluşların ipuçlarını da
ortaya koymuştu. Bunların başında eylemsizlik
ilkesiyle çekim kavramı gösterilebilir.
Johannes Kepler güney Almanya'da Weil kentinde
dünyaya geldi. Dört yaşında geçirdiği ağır çiçek
hastalığı görme duyumunu zayıflatmış, ellerinde
sakatlığa yol açmıştı. Macera arayan sarhoş bir
baba ile akıl dengesi bozuk bir annenin çocuğu
olmasına karşın, Kepler'in öğrencilik yılları
parlak geçer. Ruhsal güvensizlik içinde büyüyen
Kepler, önce teolojiye yönelir; ancak üniversite
öğreniminde bilim ve matematiğin büyüleyici
etkisinde kalır; sonunda Copernicus sistemini
benimsemekle kalmaz, sistemin doğruluğunu
ispatlamak tutkusu içine girer.
Daha yirmiüç yaşında iken Graz Üniversitesi'nin
çağrısını kabul ederek astronomi profesörü,
ardından kraliyet matematikçisi görevlerini
yüklenir. Ne var ki, rahat bir çalışma ortamı
bulduğu Graz'da kalması fazla sürmez; dinsel
çekişmede yenik düşen protestan azınlıkla
birlikte kenti terk etmek zorunda kalır.
Kepler işsiz kalmıştır, ama bu ona meslek
yaşamının belki de en büyük şans kapısını açar:
ötedenberi çalışmalarına hayranlık duyduğu
Danimarka'lı ünlü astronom Tycho Brahe'nin
asistanı olur. Gerçi kişilik yönünden ustası ile
uyum kurması kolay olmayacaktı; üstelik Tycho
tanrısal düzene aykırı saydığı güneş-merkezli
sisteme karşıydı. Ona göre gezegenler güneşin,
güneş de dünyanın çevresinde dönmekteydi. Ne ki,
çok geçmeden usta yaşamını yitirir (1601);
gözlemeviyle birlikte yılların yoğun emeğiyle
toplanmış son derece güvenilir gözlem ve ölçme
verilerine Kepler sahip çıkar.
Kepler'in resmi görevi astroloji almanakları
hazırlamaktı. Zaten yetersiz olan maaşı çoğu kez
ödenmiyordu bile. Soyluların yıldız falına
bakarak geçimini sağlıyordu. Astronomlar için ek
kazanç kaynağı gözüyle bakıp bir bakıma
küçümsediği astrolojiye inanmadığı da kolayca
söylenemez.
Yukarda da belirttiğimiz gibi, Kepler'in amacı
"göksel mimarlık" dediği düzende aradığı
matematik uyumu kurmaktı. Graz'dan ayrılmadan
önce yayımlanan Göksel Gizem adlı kitabında,
gezegenlerin devinimlerini geometrik çizgi ve
eğrilerle belirleme yoluna gitmiş, o zaman
bilinen altı gezegene ait yörüngelerin, belli
bir sıra içinde içice yerleştirilen beş düzgün
geometrik nesnenin oluşturduğu altı aralığa denk
düştüğünü ispata çalışmıştı ("Yetkin nesne"
denen bu çok yüzlü cisimler şunlardır:
(1) dört eşkenar üçgen yüzlü (piramit),
(2) altı kare yüzlü (küp),
(3) sekiz eşkenar üçgen yüzlü,
(4) oniki eşkenar beşgen yüzlü,
(5) yirmi eşkenar üçgen yüzlü.
Bilindiği gibi iki boyutlu düzlemde istenilen
sayıda çokgen şekil çizilebilir; oysa üç boyutlu
uzayda yalnızca sıraladığımız bu beş çok yüzlü
düzgün nesne oluşturulabilir). Antik çağdan beri
bilinen bu beş nesnenin gizemli bir niteliği
olduğu inancı pek de yersiz değildi. Gerçekten,
yetkin simetrik olan bu nesnelerin her biri tüm
köşelerinin dokunduğu bir küre içine
yerleştirilebilir. Aynı şekilde, her biri tüm
yüzlerinin orta noktasına dokunan bir daireyi
çevreleyebilir.
Örneğin, Satürn yörüngesini içeren küreye bir
küp yerleştirilecek olsa Jüpiter'in küresi bu
küpün içine; ya da, Jüpiter'in küresine bir
piramit (dört eşkenar üçgen yüzlü nesne)
yerleştirilecek olsa Mars'ın küresi bu piramitin
içine tıpatıp uyacaktır. Aynı düzenleme geriye
kalan gezegen yörüngeleriyle çok yüzlü düzgün
nesnelerle de gerçekleşmektedir. Kepler en büyük
coşkusunu bu düzenlemeye yönelik araştırmasında
yaşamıştır.
Düzgün geometrik nesnelerle gezegen yörüngeleri
arasında varsayılan ilişki olgusal temelden
yoksundu kuşkusuz; ama, gezegenlere ait yörünge
büyüklükleri arasında bir tür korelasyon olduğu
düşüncesinde bir gerçek payı vardı. Nitekim
Kepler'in yirmi yıl sonra formüle ettiği üçüncü
yasası bu düşünceden kaynaklanmıştır.
Tycho'nun gözlemevine yerleşen kepler,
gençliğinin çoğu akıl-dışı saplantılarından
tümüyle kurtulmazsa da, giderek daha olgun,
olgusal verilere daha bağlı bir kimlik kazanır.
Tycho'nun ona verdiği görev gezegen
yörüngelerini belirlemeye yönelikti; incelemeye
koyulduğu ilk yörünge de beklentiye en çok
aykırı düşen Mars'ın gözlemlenen yörüngesiydi.
Kepler, yoğun bir uğraşa karşın yıllarca, gözlem
verileriyle uyum kurmaya çalıştığı çembersel
yörünge arasındaki farkı gideremedi. Bu demekti
ki, çembersel yörünge beklentisinde bir
yanlışlık olmalıydı. Ne var ki, göksel düzeyde
yetkinlik arayışı içinde olan Kepler bu
olasılığı bir türlü içine sindiremiyordu.
Çembersel olmayan bir yörünge (ki, Kepler için
bu bir "pislik"ti) nasıl düşünülebilirdi? Ama
olgular da bir yana itilemezdi!
Bu tür açmazların etkisinde Kepler zamanla
astronomide geometrik uyum arayışından fiziksel
etki arayışına girer. Copernicus için güneşin
merkez konumu salt matematiksel bir
belirlemeydi; oysa Kepler buna fiziksel bir
gerçeklik tanıma gereğini duymaya başlar. Tüm
gezegen yörünge düzlemlerinin güneşin
merkezinden geçmesi olayı, bu yönelişi
doğrulayıcı nitelikteydi. Mars'ın yörüngesi
üzerindeki çalışması bir olguyu daha gün ışığına
çıkarmıştı: gezegenin yörüngesi üzerindeki
hızının değişik noktalarda değişik olduğu
gerçeği.
Öyle ki, gezegenin güneşe yaklaştığında hızı
artmakta, uzaklaştığında hızı azalmaktaydı.
Kepler bu ilişkiyi ikinci yasasında şöyle dile
getirir: güneş ile gezegen arasındaki yarıçap
vektörü yörünge düzleminde eşit zamanlarda eşit
alanlar süpürür. Yaptığı tüm ölçmelerin
doğruladığı bu ilişki de çembersel yörünge
beklentisiyle bağdaşmamaktaydı.
Kepler ister istemez başka bir yörünge biçimine
yönelmek zorundaydı. Gözlemler yörüngenin elips
biçiminde olduğunu ortaya koyuyordu. Mars'ın
yörüngesine ilişkin bu buluşunu Kepler daha
sonra birinci yasası olarak tüm gezegenler için
genelleme yoluna gider: Her gezegen, bir
odağında güneşin yer aldığı bir elips çizerek
devinir.
Kepler ilk iki yasasını, 1609'da yayımlanan Yeni
Astronomi adlı kitabında ortaya koymuştu. Üçüncü
yasasını aradan dokuz yıl geçtikten sonra
oluşturur: Bir gezegenin yörüngesini tamamlamada
geçirdiği sürenin karesi, güneşe olan ortalama
uzaklığının küpüyle orantılıdır. Buna göre,
gezegenin periyodik süresini T ile, yörüngesinin
ortalama yarı çapım r ile gösterirsek, oranı tüm
gezegenler için aynıdır. "Harmonik yasa" diye
bilinen bu ilişki, yörüngelerini tamamlama
süresi bakımından gezegenlerin mukayesesine
olanak vermektedir.
Daha da önemlisi, ilişkinin ilerde Newton'un
formüle ettiği yerçekimi yasasına sağladığı
ipucudur. Oysa Kepler bu son buluşuna, gençlik
yıllarından beri arayışı içinde olduğu "küreler
uyumunun" formülü gözüyle bakıyordu. Uyumsuz bir
evrenin onun için bir anlamı yoktu. Güneş
gezegenleri yönetme gücüne sahipse, göksel
devinimlerin formülünde dile gelen türden bir
ilişki içermesi gerekirdi.
Kepler'in gerçeği bulma yolunda verdiği çabanın
bir benzerini bilim tarihinde göstermek güçtür.
Şu sözlerinde derin araştırma tutkusu az da olsa
yansımaktadır: "Çalışmamın karmaşık görünen
sonuçlarını izlemede zorlanıyorsanız, bana
kızmayınız; çektiğim sıkıntılar için bana
acıyınız. Sunduğum her sonuca yüzlerce kez
yinelediğim sınama ve hesaplamalarla ulaştım.
Sadece Mars'ın yörüngesini belirlemem beş yılımı
aldı."
Copernicus gibi Kepler de Pythagoras'dan
kaynaklanan sayı mistisizminin etkisindeydi.
Evrenin geometrik bir düzenlemeyle kurulduğu
inancını hiç bir zaman yitirmedi. Onun gözünde
güneş tanrısal bir güçtü. Güneş sisteminde
yalnızca altı gezegenin bulunmasına (Uranüs,
Neptün ve Plüton henüz bilinmiyordu) koşut
olarak geometride yalnızca beş düzgün çok yüzlü
nesneye olanak olması rastlantı değil, merak
konusu bir gizemdi. Astronominin temelini
oluşturan üç yasası bu gizemin büyüsünde ömür
boyu sürdürdüğü çalışmanın bir bakıma yan
ürünüdür.
Kepler'in kendisi gibi dönemin bilim
çevrelerinin de (bu arada Galileo'nun) bu
yasaları yeterince önemsediği söylenemez.
Newton'un bir başarısı da, Kepler'in
kitaplarında adeta gömülü kalan bu yasaların
gerçek önemini kavramış olmasıdır.
Kepler asıl hayal ettiği şeyi (göksel kürelerin
müzikal uyumunu) belki gerçekleştiremedi; ama
gerçekleştirdiği şey ona bilim tarihinde
"Astronominin Prensi" unvanını kazandırmaya
yetti.